Ahır mı, kütüphane mi

Merhum Hocamız Prof. Dr. Orhan Okay, hem ahlâk ve karakter âbidesi bir kimseydi, hem de sahası olan edebî konularda tam bir ihtisas sahibiydi. Kitapları ve makaleleri takdirle okunduğu gibi, sohbetleri de zevkle dinlenirdi. Âcizâne ben de onun müdavim okuyucularından birisiydim, muhtelif mekânlarda yaptığı konuşmalarıyla da kulaklarımı dinlendiriyordum.

Geçenlerde, Türkiye'nin en büyük kitap koleksiyoneri olan, ayrıca dervişâne bir hayat yaşayan merhum Seyfeddin Özege ile ilgili metrûkâtı gözden geçirirken Orhan Okay Hocanın metin hâline getirilmiş bir konuşmasıyla karşılaştım. Bu konuşma yıllar önce Türk EdebiyatıVakfı'nda «Çarşamba Sohbetleri» kapsamında yapılmıştı, konusu da Seyfeddin Özege ve muazzam kitap koleksiyonu idi. Cemal Aydın dostumuzun neşrine vesile olduğu bu kitap sohbetini, kitap muhiplerinin de çok hoşuna gideceğini düşünerek aşağıya naklediyorum. Orhan Hoca'nın, Cemal Bey'in "Hocam, bizim genç arkadaşlarımıza ve kitapseverlerimize örnek olması için anlatmanızı isteyeceğim, Türkiye'de pek çok kimsenin bilmediği bir kitap âşığı var. Erzurum'daki üniversiteye kitaplarını bağışlayan o değerli zattan bahsedersek, rahmetle anmış oluruz." mukaddimesi üzerine Orhan Okay Hocamız, detay derecesine, o değerli zattan şöyle bahsediyor:

"Seyfeddin Özege. Kendisine bugün bizim alanlarımızda; tarih, edebiyat, sanat tarihi v.s. alanlarında araştırma yapan insanlar pek çok şey borçludurlar. Bilmiyorum, o borçlarının herkes farkında mıdır Benim şahsen ona büyük bir borcum vardır. Seyfeddin Özege›yi ben 1950'lerde tanıyabildim. Fatih'te oturuyordu, orada da vefat etti. Fakülte yıllarında birtakım çalışmalarım için özellikle gittiğim ve sevdiğim İstanbul Belediye Kütüphanesi vardı. Çoğu eski harfli kitaplar olduğu için, öyle bir merakı olanların girdiği yerdi. Girdikten bir süre sonra, oraya benim gibi tiryakisi olanların geldiğini de gördüm. Birtakım insanlarla kütüphane arkadaşlığım başladı. Bir zat vardı ki, kendisine başka kütüphanelerde de rastlıyordum. Başı, duvar gibi etrafına yığılmış kitaplara gömülmüş, elinde küçük bir cetvel, kitapların eb'adını ölçüyor, bir takım küçük defterlere, fişlere, kâğıt parçalarına notlar alıyordu.

Bir süre sonra tecessüsümü çekti. 'Kim' dedim. 'Bu, Seyfeddin Özege›dir. Türkiye'nin en büyük kitap tanıyan uzmanlarından birisidir' dediler.

Uzun boylu, vakur, hatta gülmeyen çehresiyle, yaz-kış sert kolalı, kol ağızları bir santim dışarı taşan manşetli beyaz gömleği, dikkatle bağlanmış siyah kravatı, daima siyah yahut lacivert, düğmeleri hep kapalı kruvaze elbisesiyle nâdiren sokakta, fakat çok defa Sahaflar Çarşısı'nda ve kütüphanelerde görürdüm onu. Gerçi o devirde gömlekle dolaşan yoktu, ama Seyfeddin Özege daha da özel tarafıyla iyice dikkati çekiyordu. Fakültenin son sınıfında tez çalışmalarım sırasında dediler ki: 'Ona sor.' Sonra gördüm ki pek çok kişi ona soruyormuş. 'Falancanın başka bir kitabını biliyor musunuz Bilmem kimin, hangi kitabı var mı' O devirde elimizde eski harfli kitapların neler olduğunu gösterecek bir katalog yok. Falancanın hangi kitapları var, bilemeyiz. Kütüphanelerin kataloglarını tarayacaksınız, o da ya var, ya yok. Çok tuhaf bir şey.

Onun sayesinde bugün bize kitap bulmak kolay geliyor. Ahbaplığımız olmadı, fakat bana epey yardım etti. Sahaflarda görüyordum. Sonradan öğrendik ki, sahafların her biri onu tanıyor ve Seyfeddin Bey gelecek, bunları görecek diye ona yığınla kitap destesi hazırlıyorlar. Başka kimseye satmıyorlar. Sahaflar ve kitapçılar da bambaşka insanlardı, müşteri değil, kitap okuyan insan arıyorlardı. Raif Bey gibi birçokları; kitaplar önce Seyfeddin Bey'den geçer, kontrol eder, seçer, satın alırdı. Kitapların alınmayanları başkalarına satılırdı. Her kitapçı bunu bilirdi.

Aradan zaman geçti, ben Erzurum Üniversitesi'ne 1959'da asistan olarak girdim. Galiba 1960 yılında idi. Bir gün Seyfeddin Özege›nin bütün kitaplarını üniversitemize bağışladığını duyduk. Yeni kurulmuş bir üniversitenin o yıllarda bile böyle bir nimete kavuşması hayâl edilecek şey değildi. Seyfeddin Özege, binlerce kitabı sandıkladı ve nakliyat masrafları gibi bütün külfetlerini de kendisi yüklenerek Erzurum'a gönderdi. Karşılığında beklediği bir tek şey vardı: Bağışın tek şartı o kitapların kataloğunun yapılması ve kendisine yüz adet gönderilmesi.

Bir insanın tek başına topladığı on binlerce kitabın kataloğunun o zaman çok geniş imkânları olan üniversite maalesef senelerce ortaya çıkaramadı. Kitap denilen nesneye sempati ve ilgi duymayan, kütüphaneye alınan her kitabı bürokratik bir yük telâkki eden birtakım memurların ilgisizlikleri, hatta engelleri. Bu arada bazı kitapların kaybolduğu haberleri, Seyfeddin Özege›nin de kulağına gitmiş, bu faziletli insanı derecesiz üzüntülere boğmuştu. Daha sonra gerçekten seven ve kitap tanıyan, himmet sahibi birkaç memurun gayretleriyle kitaplar fişlendi, iyi-kötü bir baskıyla katalogları yapıldı ve ilgililerin istifadesine sunuldu.

Türkiye'de İbrahim Müteferrika'dan başlayarak Latin harflerinin kabul tarihi olan 1928 yılına kadar basılmış Türkçe kitapların aşağı yukarı yüzde doksanı demek olan 30.000 cilt kitabı ihtiva eden Seyfeddin Özege Kütüphanesi bu özelliği ile dünyanın en zengin koleksiyonuna sahiptir. Bu kitaplar arasında birer yazma eser değerini taşıyacak kadar nüshası azalmış olanlar vardır. Ayrıca, zamanında belki haklı olarak önem verilmeyen, bu yüzden hiçbir kütüphanede bulunamayacak olan ilk, orta, lise, haydi kendi isimleriyle söyleyelim ibtidâî, rüşdiye ve idâdî sınıflar için hazırlanmış ders kitapları da bütün basımlarıyla bu kitaplıkta bulunmaktadır. Bir felâket, bir tabiî âfet, bir cinayet veya herhangi bir hadise üzerine yazılmış birkaç veya tek yapraklı destanları, bir zamanlar sokaklarda nâne şeker satılarak, besteleriyle söylenen şarkıları ihtiva eden 8-10 sayfalık şarkı kitaplarını artık şimdi hangi kütüphanede bulabilirsiniz Osmanlı mekteplerinin hâtıra kitapları, mükâfat dağıtma cetvelleri, hatta takvimler gibi saklamayı kimsenin aklına getiremeyeceği her türlü basım malzemesi Özege Kütüphanesi›nde vardır.