Yönetici olarak çalışanlarımızın ruh sağlığını olumsuz etkilemeye hakkımız var mı Büyük çoğunluğumuz bu soruya tereddütsüz "hayır" cevabını verecektir. Ancak dürüst olmak gerekirse, çalışanların ruh sağlığını bozan, hatta farkında olmadan buna zemin hazırlayan yöneticilerin sayısı hiç de az değildir.
Gerek araştırma sonuçları gerekse gözlemlerimiz, maalesef birçok işletmede çalışanların mutsuz olduğunu göstermektedir. Bu mutsuzluğu görmek için uzun araştırmalar yapmaya gerek yoktur; sokağa çıkmak, kalabalıkların arasına karışmak yeterlidir. Üstelik bu mutsuzluk yalnızca bireyin iç dünyasında kalmamakta; bezginlik, bıkkınlık, uyumsuzluk ve benzeri davranışları da beraberinde getirmektedir. Daha da önemlisi, bütün bunlar çalışanların ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir.
Düşünün ki belirli bir sosyal çevresi, ilişkileri ve yaşam dengesi olan bir çalışana yönelik bazı davranışlarımız, bu dengenin bozulmasına neden olabilmektedir. İş ortamında çalışanın sosyal dengesini etkileyen ve dolayısıyla ruh sağlığını zedeleyen bu davranışlara bir göz atalım.
Her şeyden önce yöneticilerin önemli bir kısmı, jest ve mimikleriyle, yüz ifadeleriyle ve beden diliyle sert, itici ve mesafeli bir görüntü sergileyebilmektedir. Konuşmaları zaman zaman kırıcı ve incitici olabilmektedir. Bu tür yöneticiler, aşırı otoriter davranmanın daha iyi sonuç vereceğine inanırlar. Bu nedenle de asık suratlı görünmeye özellikle özen gösterirler.
Çalışanların ruh sağlığını bozan bir diğer yönetici davranışı ise benmerkezci düşünce yaklaşımıdır. Bu anlayışa sahip yönetici, astlarının hiçbir zaman kendisinden daha başarılı olabileceğine inanmaz; ancak buna inanıyormuş gibi görünmek ister. Dolayısıyla iç dünyasında düşündükleri ile dışarıya yansıttıkları arasında bir farklılık oluşur. Yönetici durumu başarıyla gizlediğini düşünse de duyarlı çalışanlar bu çelişkiyi çoğu zaman fark eder.
Yaygın hatalardan biri de yöneticinin çalışanlarına sürekli potansiyel suçlu gözüyle bakması ve onlara güven telkin edememesidir. Bu suçluluk takıntısı, yöneticiyi zamanla sürekli sorgulayan, gelişmelerin dinamiğini yakalayamayan ve kendi yetersizliklerini başkalarında kusur arayarak telafi etmeye çalışan bir kişiliğe dönüştürür. Sonuçta ortaya güvensizliğin hâkim olduğu bir çalışma ortamı çıkar.
Bir başka yanlış davranış ise yöneticinin astlarını dinlememesidir. Daha doğru bir ifadeyle, bazı yöneticiler çalışanlarını dinliyormuş gibi görünür; ancak gerçekte onları dinlemezler. Dinlemeyen kişi anlayamaz; anlamayan kişi ise yeni fikirlerden ve yeni bilgilerden yararlanamaz. Böylece yöneticinin zihnindeki tek çözüm yolu, tek tercih olarak kalır. Oysa bu tercih çoğu zaman rutin alışkanlıkların ve yıllar öncesine ait düşüncelerin yeniden üretilmesinden ibarettir.
Çalışanların ruh sağlığını tehlikeye atan bir başka yönetici davranışı da astlarının kendisi gibi düşünmelerini, kendi görüşlerini onaylamalarını ve çevresinde adeta kendi kopyalarını görmek istemesidir. Kısacası, yönetici olarak bazen farklılığa, değişime, aykırılığa ve anlaşmazlığa tahammül gösteremeyebiliyoruz.
Bu anlayışa sahip yöneticinin beklentisi, çalışanın yalnızca somut işler üretmesidir. Çalışanın düşünmesi, sorgulaması ve bilgi üretmesi çoğu zaman arzu edilmez; sadece verilen işi yapması beklenir. Oysa gelişmenin, ilerlemenin ve yeniliklerin çoğu zaman farklı düşüncelerden ve yapıcı anlaşmazlıklardan doğduğunu unutuyoruz. Anlaşmazlıkların aslında gelişmenin kıvılcımı olabileceğini göz ardı ediyoruz.
Çalışanın zihninde yöneticisine ilişkin soru işaretleri oluşturan şey, yöneticinin sergilediği tavırlardır. Bu tavırların temelinde ise çoğu zaman güvensizlik ve sevgisizlik yatmaktadır. Güven, çalışanın yöneticisine kuşku duymadan inanabilmesi ve ona güvenebilmesidir. Ne var ki yöneticilerimizin önemli bir kısmı çalışanlarının gözünde yeterli güven ortamını oluşturamamaktadır.

22