Kendimize yabancılaşıyoruz

İnsanlık, bir insani krizle karşı karşıyadır. Bu, insanlığın yaşadığı petrol, su, ozon, açlık ve benzer krizlerden çok daha ileride ve kuşatıcıdır.

İnsani krizin temel belirtileri arasında; yeryüzünde giderek artan insani değerlerdeki aşınmayı, giderek artan umutsuzluğu, hayatı derinden etkileyen yüksek stresi, kaygıyı, endişeyi, depresyonu hemen sayabiliriz. İnsan olmaktan ve insani değerleri yaşamaktan giderek uzaklaşıyor günümüz insanı. Bütün bunlar ve daha sayamadığımız birçok psikolojik kökenli sorunların özünde, insanın kendini ifade edememesi, kendi ile barışını yitirmeye başlaması ve nihayet en önemlisi bir mikro evren olarak bireyin parçası olduğu makro evrenden uzaklaşması yer almaktadır. Bugünün insanı, yeryüzündeki var olma sebebinden uzaklaştığı içindir ki en başta kendisi olmak üzere bir yabancılaşma yaşıyor ve kalabalığın içinde yalnız, gürültünün içinde sessiz kalıyor artık. 'Gerçek'ten, tabii olandan uzaklaşıp gerçek olmayan sanala doğru yol alıyor.

İnsan; aslından, kaynağından uzaklaştıkça yalnız kalır, yabancılaşır ve uyum sorunları yaşar. Aslından uzaklaşan, geldiği kaynağın çok ötesine düşen her canlı ve eşya gibi insan da zamanla geldiği kaynağın özlemiyle tutuşur. İç barışı bozulur ve bu dengesizlikler bireyi, kendini inkâra kadar götürebilir. Nitekim kendi özünü yitirmek, geçmişi ile barışık olmamak, kişide önlenemez bir "ben" takıntısına yol açar ve bu durum da bireyi kişilik çatışmasına sürükler. Kişilik; bireyi kendine has yapan dış görünüşünden, zihinsel özelliklerine, takıntılarına, alışkanlıklarına, tavır ve tutumlarına ve özellikle davranışlarına kadar birçok özelliğini içeren bir bütündür.

Yabancılaşma; bireyin kendi gerçeğinden uzaklaşarak, kendisine yabancı olan gerçekler yahut hayaller dünyasına çoğu zaman kendisinin de bilemediği sebeplerle saplanmasıdır. İlginçtir ama insani krizin en önemli nedenlerinden ve sonuçlarından biri konumundadır ve özde bir kimlik bunalımı sorunudur. Bu yönelmenin uzun süreli olması, bireyde içe dönük bir kişilik yapısı, yaşama isteğinin zayıflaması, depresif bir duruş ve melankoliye yatkın bir yaşam alışkanlığına neden olur. Bu tablonun ağırlaşması, psikolojik bir rahatsızlık hâlidir ve tedavi gerektirebilir.

Kendine yabancılaşan kişinin en başta kendisiyle iç barışı bozulduğundan dolayı, kendi istek, inanç, arzu ve yaşama heyecanı geriye gider. Özellikle vurgulamak gerekir ki böyle bir tablonun önlenmesi için bireydeki genetik yatkınlığa müdahale şansımız yoktur. Ancak bireyin bütün donanımları gibi doğuştan getirilen zayıf benlik algısı ve yabancılaşma gibi psikolojik yatkınlıklar ham potansiyellerdir. Özellikle bebeklik, ilk çocukluk ve ergenlik dönemlerindeki yetiştirilme biçimi, aile içi ilişkiler, toplumun sosyal ilişkileri, bireydeki bu potansiyellerin ve yatkınlıkların açığa çıkmasına neden olmaktadır.

Yapılan araştırmalar, güçlü bir benliğin oluşumunda özellikle aile içi ilişkilerin belirleyici rol aldığını ortaya koymaktadır. Şiddetin, kavganın, kendini ifade edememenin hâkim olduğu, temel değer yargıları ve ahlakın önde ve belirleyici olmadığı ailelerde maalesef düşük benlik algısı ve zayıf kişiliklerin yetişmesi söz konusu olabilmektedir. Temel insani değerlerin, ahlakın, etik kaygıların yerleştiği, sevgi ve saygının egemen olduğu bir ortamda yetişen çocuk ve gençlerin, benlik algıları gerçekçi ve iradeleri daha güçlü olduğundan dürtülerini kontrol etmeleri, çevrelerine bir katma değer üretmeleri söz konusudur.