İnsan birbirinden uzaklaşınca...

İnsan sosyal bir varlıktır. Sosyal olmak; diğer insanlarla etkileşim ve iletişim içinde olmak, başkalarının hayatından öğrenmek, onların benliklerinde kendini bulmak ve insani değerlerle beslenmektir. İnsan, hayatı yalnızca kitaplardan veya ekranlardan değil, büyük ölçüde insan ilişkileri içinde öğrenir. Başkalarının tecrübelerinden yararlanmak, farklı hayatlarla temas etmek, kendimizi başkalarının aynasında yeniden görmek; insan olmanın önemli imkânlarından biridir.

Sosyal olmak, kendimizi bir hiç olarak algılamaktan kurtaracak önder, yol gösterici ve rehber insanların yaşantılarından ders alabilmektir. Başkalarının insani değerlerinden nasiplenmek, tek boyutlu ve tek renkli görüntülerden çok boyutlu ve renkli manzaralara ulaşmaktır. Hayatın önemli dersleri çoğu zaman iyi bir ustanın yanında, yaşayarak ve paylaşarak öğrenilir.

Oysa bugün sosyalleşmenin doğal alanları giderek zayıflıyor. Aileye, işyerine ve topluma baktığımızda, bu kurumların bireyin sosyalleşme sürecine katkılarının azaldığını görüyoruz. Sevgi, saygı, güven ve sağlıklı iletişimin yeterince yaşanmadığı aile ortamlarında çocuklar kendilerini ifade etmekte ve potansiyellerini geliştirmekte zorlanabiliyorlar. Yalnızca maddi ihtiyaçların karşılandığı, duygusal iletişimin geri planda kaldığı bir ortam, çocuğun sosyal ve ruhsal gelişiminde önemli boşluklar oluşturabiliyor.

Benzer bir durum iş hayatında da karşımıza çıkıyor. Kendini ifade etmekte zorlanan, iç dünyasıyla yeterince barışık olmayan birey, çoğu zaman kendisi olmaktan çok kendisinden beklenen rolleri yerine getirmeye çalışıyor. Bu durum zamanla kişinin kendisiyle, çevresiyle ve toplumla kurduğu iletişimi zayıflatabiliyor.

Bütün bunlara bir de medya ve özellikle bazı televizyon yayınlarının etkisi ekleniyor. Şiddet, kolay ve hak edilmemiş kazanç, güç gösterisi, manipülasyon ve benzeri davranışların normalleştirildiği içerikler, özellikle kırılgan kişilikler üzerinde olumsuz etkiler oluşturabiliyor. Ekranlarda görülen gösterişli fakat içi boş hayatlar, gerçek hayattaki değer ve anlam arayışının yerini zaman zaman görüntü ve tüketime bırakabiliyor.

Bu nedenle yapılması gereken, öncelikle ailelerin, eğitim kurumlarının, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kendi sorumluluk alanlarını yeniden değerlendirmeleridir. İyi bir anne baba olmak yalnızca çocuğun maddi ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Onunla konuşmak, oyun oynamak, birlikte zaman geçirmek, düşüncelerini dinlemek, sınır koyarken sevgi ve güven duygusunu korumak da çocuk yetiştirmenin temel unsurlarıdır.

İnsanın üç temel yönünden söz edebiliriz: Fiziksel, sosyal ve ruhsal yönü. Günümüz insanının fiziksel ihtiyaçları konusunda geçmişe göre önemli imkânları bulunmaktadır. Buna karşılık sosyal ilişkilerin zayıflaması ve ruhsal alandaki boşluklar giderek daha fazla hissedilmektedir. Sosyal bağları zayıflayan, kendisini ve hayat içindeki yerini anlamlandırmakta zorlanan insan, zamanla kendisine ve çevresine yabancılaşabilir. Ruhsal dünyası yeterince beslenmeyen kişi, hayata karşı isteksiz ve duyarsız bir tutum geliştirebilir.

Bu açıdan bakıldığında duyarsızlık ve şiddet, yalnızca dışarıdan görülen davranışlar değil, daha derindeki sosyal ve ruhsal sorunların yansımaları olarak da ele alınmalıdır. Bu nedenle sosyal etkileşimi ve ruhsal dayanışmayı güçlendirecek çalışmaların artırılması önemlidir. Belki de bugün maddi destek kampanyaları kadar, hatta bazı durumlarda onlardan daha fazla, insanı insana yaklaştıracak sosyal dayanışma çalışmalarına ihtiyaç vardır.