Jeopolitiğin kırılma noktası İran

Ortadoğu'da savaşın karakteri sessiz ama son derece kritik bir değişim geçiriyor. Geçtiğimiz hafta ABD Başkanı Donald Trump'ın Kongre'ye yeni bir harekat planı sunduğu yönündeki bilgiler, sahadaki gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde, Washington'ın artık farklı bir savaş stratejisi izlediğini ortaya koyuyor. ABD'nin İran'a yönelik saldırıları sistematik biçimde yoğunlaşırken, İran da karşılık vermeyi sürdürüyor. Ancak dikkat çeken nokta, tarafların giderek yüksek yoğunluklu konvansiyonel harp yerine uzun süreye yayılacak stratejik yıpratma savaşı yürütüyor olmasıdır. Bu yeni yaklaşım, savaşın yalnızca askeri değil, ekonomik ve toplumsal boyutunu da ön plana çıkarıyor. Çünkü yıpratma savaşlarında amaç, rakibin askeri kapasitesini tamamen yok etmekten çok, siyasi iradesini ve toplumsal dayanıklılığını aşındırmaktır. Bu bakımdan ABD'nin yeni stratejisinin rejimi değil, İran halkının direnme gücünü hedef aldığı söylenebilir. Ve bu yıpratma savaşı giderek bölgesel bir yangına dönüşmeye başladı.

Hedef askeri birlikler değil, ekonomik yaşam damarları

Bugüne kadar gerçekleştirilen saldırılar incelendiğinde ABD'nin ağırlıklı olarak İran'ın Basra Körfezi kıyı şeridindeki hedefleri vurduğu görülmektedir. Limanlar, köprüler, yollar ve belirli askeri tesisler öncelikli hedefler arasında yer alıyor. Limanların hedef alınması, İran'ın petrol ihracatını sekteye uğratmayı ve sanayi üretimi için gerekli ham maddenin ülkeye girişini zorlaştırmayı amaçlıyor. Köprü ve yolların vurulması ise hem ekonomik faaliyetleri durdurmayı hem de askeri birlik intikallerini sınırlandırmayı hedefliyor. Askeri hedefler kapsamında ise özellikle gemi savar füze sistemleri, topçu bataryaları, ateş destek unsurları ve Devrim Muhafızları'na ait bazı mevziler öne çıkıyor. Bu tablo, ABD'nin doğrudan rejimi devirmeye yönelik bir stratejiden ziyade, İran halkının ekonomik dayanıklılığını zayıflatmayı esas alan uzun süreli bir yıpratma planı uyguladığını gösteriyor.

Savaşın en büyük riski bölgesel yayılma

Yıpratma savaşlarının en önemli özelliği, tarafların siyasi hedeflerine ulaşamaması halinde çatışmanın giderek genişlemesidir. İran'ın ABD üsleriyle birlikte, ABD üslerinin bulunduğu Ortadoğu ülkelerindeki altyapıları, enerji tesislerini ve su arıtma sistemlerini hedef almaya başlaması bunun en somut göstergesidir. İran, bu saldırılarla yalnızca ABD'ye değil, üslerine ev sahipliği yapan ülkelere de bedel ödetmeye, adeta onları cezalandırmaya çalışmaktadır. Böylece savaş, ikili bir çatışma olmaktan çıkarak bölgesel bir hesaplaşmaya dönüşme riski taşımaktadır. Bu süreçte Pakistan'ın Suudi Arabistan'a asker göndermesi ve Suudi Arabistan'a yönelik olası bir saldırıda doğrudan Suudi Arabistan'ın yanında yer alacağını açıklaması, dengeleri değiştiren kritik gelişmelerden biri olmuştur. Buna Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları ve Aden Körfezi'ni kapatma tehditleri de eklendiğinde, savaşın kontrolden çıkma ihtimali daha da yükselmektedir. Öte yandan Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalması ve sivil gemilere yönelik saldırılar, bölgedeki belirsizliği derinleştirirken, İran içindeki kontrol dışı unsurların ve dış kaynaklı ajan faaliyetlerinin devreye girmesi çatışmanın öngörülemez bir boyut kazanmasına neden olmaktadır.