Toplumsal mutabakatı tesis eden ve kollektif yaşamı bir kaos olmaktan çıkarıp kozmosa dönüştüren yegâne dinamik, normatif hukuk düzenidir. Yakın geçmişe kadar toplumsal tahkimatın tek aracının dogmatik inanç bağları olduğu savlanır, "Din, toplumun çimentosudur" bile denilirdi. Oysa inanç özgürlüğünün içselleştirildiği ve toplumsal barışın rasyonel temellerde yükseldiği modern demokrasiler, o asıl birleştirici unsurun inanç birliği değil, "hukukun üstünlüğü" olduğunu kanıtlamıştır. Tam da bu noktada, Aydınlanma düşünürü Montesquieu'nün o sarsıcı tespiti karşımıza çıkar: Yasalar, kamusal otoritenin kâğıt üzerindeki mekanik dayatmaları değil; toplumun doğasını ve müşterek erdemini yansıtan, yaşayan bir ruhtur.
Bu ruhun toplumsal pratikteki tecessümünü okumanın en ampirik yolu, o ülkenin gündelik akışına, bilhassa da trafik kültürüne bakmaktır. Hollanda ve Almanya deneyimlerimin ardından, yakın zamanda döndüğüm Avustralya rotasındaki sosyolojik tablo son derece mühimdi. Dünyanın dört bir yanından, özellikle de Asya'dan gelen yoğun bir göçmen nüfusuna ev sahipliği yapan bu coğrafyada, kuralların amansız ve tavizsiz bir simetriyle işlediğini görmek mümkün. Farklı kültürel kodlardan gelen bireyler, sokağa adım attıkları an Montesquieu'nün cumhuriyetlere atfettiği o kanunlara saygı erdemine derhal adapte oluyorlar. Zira yaptırımın kesinliği ve hukukun körlüğü konusunda zihinlerinde hiçbir gri alan da bulunmuyor; bu rasyonel düzen, telaşsız ve güvenli bir habitus inşa ediyor.
Ne var ki kendi metropolümüze–özellikle İstanbul'a- döndüğümüzde, normatif düzenin yerini derin bir anomi hâlinin aldığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Arnavutköy'deki evimin balkonundan sokağa baktığımda dahi gördüğüm manzara, yasaların ruhunun nasıl can çekiştiğinin kusursuz bir panoraması: Ters yönde pervasızca ilerleyen araçlar, yaya kaldırımlarında dolaşan motosikletler, okul bölgelerinde fütursuzca hız yapan sürücüler ve kendini yola atan yayalar... Asıl vahim olan toplumun bu kuralsızlığı normalleştirmesi mi yoksa sokağın bu kural tanımazlığa teslim oluşu karşısında düzenleyici yerel otoritelerin ve denetlemekle mükellef mülki idarenin içine düştüğü o derin idari felç hâlidir. Kamusal irade dediğimiz belediye ve mülki iradenin sokakta görünmez oluşu, kural ihlalini adeta normalleştiren ağır bir cezasızlık illüzyonu yaratıyor.

3