Bizim memlekette sorular genellikle cevabını içinde taşır. "Var mı" diye sorulduğunda, çoğu zaman cevabın ne olacağını biliriz. Çünkü bizde var olmak, olması gerektiği gibi olmak anlamına gelmez. Görünür olmak yeterlidir. Kontrolden geçecek kadar, dosyada işaretlenecek kadar, raporda "mevcut" yazılacak kadar…
Araç muayene istasyonlarının çevresindeki kiralık lastikçiler, kiralık trafik setleri bu zihniyetin en saf halidir. Lastik oradadır; ama sadece o gün için. Reflektör vardır, yangın tüpü vardır ama sadece görevli bakana kadar. Önemli olan "var" kutucuğunun işaretlenmesidir. Araç muayeneden geçer, kâğıt tamamlanır, vicdan da bir şekilde susturulur. Sonrası Sonrası trafiğin, kazanın, bedelin meselesidir. Lastik pahalı diye değiştirmeyen, muayeneden de saatlik kiraladığı lastikle geçen araç trafikte kabak lastikleriyle kazaya karıştığında "takdir-i ilahi" diyerek sıyırabiliyoruz çünkü..
Aynı tabloyu inşaatlarda görürüz. Demir vardır ama olması gereken kalınlıkta değildir. Çimento vardır ama karışımı eksiktir. Proje kâğıt üzerinde kusursuzdur; uygulamada ise her kat biraz daha inceltilmiş bir ahlâkla yükselir. Mesela engelli rampası vardır bina girişinde. Yönetmelik gereği yapılmıştır. Ama eğimi öyledir ki, bırakın tekerlekli sandalyeyi, yürüyerek bile çıkmakta zorlandığım ne rampalar gördüm! Sorarsanız: "Var mı" Var. Peki, kullanılabilir mi
Burada mesele yalnızca teknik eksiklik de değildir. Mesele, ahlâkın asgari şartlara indirgenmesidir. Biz, doğruyu yapmak yerine yakalanmamayı; nitelikli olanı üretmek yerine yeterli görünmeyi tercih eden bir kültürel refleks geliştirdik. Denetimi, toplumsal sorumluluğun tamamlayıcısı değil, aşılması gereken bir engel olarak gördük. Sistemle kurulan ilişki, ortak iyiyi üretmek olmadı, sistemi "idare etmek" üzerine kurulu oldu. Bu yüzden "var" kelimesi bizde içi en hızlı boşalan sözcüklerden biri haline geldi. Eğitimde müfredat var, ama derinlik yok. Kurumlarda yönetmelik var, ama adalet yok. Sosyal politikalar var, ama sahada karşılığı yok. Her şey kâğıt üzerinde tamam; hayatta ise hep eksik.
Bana sorarsanız sorunun kökü, kalite anlayışımızda gizli. Kaliteyi bir değer olarak görmek yerine, bir yük olarak görüyoruz. "Bir tık daha iyisini" yapmak bizi heyecanlandırmıyor; "en azıyla kurtarmak" ise neredeyse marifet sayılıyor. Bu da toplumsallaşma biçimimizi belirliyor. Birbirimize güvenmemeyi öğreniyoruz. Çünkü biliyoruz ki çoğu "var", aslında geçici. Çoğu düzenleme, göstermelik. Çoğu söz, sembolik.

16