Dün 24 Ocak'tı. Araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu'nun katledilişinin 33.yıldönümüydü. "Uğurlar Olsun" denildiğinde, bir veda anlaşılmaz; yarım bırakılmış bir adalet arayışından, susturulmak istenmiş bir Cumhuriyet aklından söz ederiz. 24 Ocak, bu yüzden bir yas günü olduğu kadar, bir muhasebe tarihidir.
Mumcu'yu anmak, bir gazetecinin trajik ölümüne duyulan saygıyla sınırlı değildir. Onu anmak, gazeteciliğin ne olduğu, ne olması gerektiği üzerine yeniden düşünmektir. Mumcu'nun yazılarında ideolojik sloganlar öne çıkmaz, belgeler konuşur. Laf kalabalığı yapmaz, halk adına sorularla ilerler. Hakikati hızla tüketilen manşetlere bağlamadan, sabırla kurulan dosyalara emanet eder. Bu tutumun arkasında derinlikli bir Atatürkçü dünya görüşü vardır. Mumcu için Atatürkçülük, hamasi bir söylem hiç olmadı. Onun için Atatürkçülük, bilimin, laikliğin ve hukukun birlikte savunulmasıydı. Laiklik, onun kaleminde bir kültür savaşı başlığından öte, özgür düşüncenin ve hukuk devletinin vazgeçilmez koşuluydu. Ulusal bağımsızlık ise, dış bağlantıları sorgulamadan savunulabilecek bir kavram değildi. Cumhuriyet'i savunmak, tam da bu nedenle, karanlık ilişkileri açığa çıkarmayı gerektirirdi.
1980'li yılların başında tırmanan şiddet ortamına karşı sergilediği net duruş, Mumcu'nun bu Cumhuriyetçi aklının en açık göstergesidir. S*lahlı şiddetin, hangi ideolojik kılıfla sunulursa sunulsun meşrulaştırılamayacağını savundu. Yoksul erlerin, savcıların, yargıçların, akademisyenlerin hedef alındığı bir düzende; sağ ya da sol, milliyetçilik ya da devrimcilik adına üretilen her şiddetin siyasetten değil, suçtan beslendiğini vurguladı. Bu tavır, onu kamplaşmaların dışında bıraktı; ama güvenilir kıldı. Araştırmacı gazeteciliğinde ise yöntemi belirleyiciydi. Ter*rle silah kaçakçılığı arasındaki bağları erken dönemde gündeme taşıması, Papa suikastı girişimi sonrasında mafya–istihbarat–devlet ilişkilerini mercek altına alan çalışmaları, Mumcu'nun tekil olayların değil, sistemlerin peşinde olduğunu gösterir. 12 Eylül döneminin "adalet" anlayışını sorgularken de, anayasa tartışmalarında da aynı ilkeye yaslandı: Somut veriler, açık ilişkiler ve hesap verilebilirlik.
Kürt meselesine yaklaşımında da bu tutarlılık belirgindir. Siyasal taleplerin şiddet yoluyla dayatılmasına karşı çıkarken, bu şiddete sessiz kalan ya da seçici bir duyarlılıkla hareket eden yapılara eleştirilerini yöneltti. İnsan haklarını, kimliğe göre değişen bir hassasiyet olarak görmedi; evrensel bir ilke olarak savundu. Cumhuriyet'in ortak zemini, onun için tam da buradaydı. Katledilişinden kısa süre önce kaleme aldığı yazılar, dış istihbarat örgütleriyle bölgesel aktörler arasındaki ilişkileri sorguluyordu. Antiemperyalizm iddiasıyla yürütüldüğü söylenen mücadelelerin, emperyal güçlerin gölgesinde ne işi olduğunu soruyordu. Bu soru, Mumcu'nun gazeteciliğinin özeti gibiydi:

19