Organik aydın

Son günlerde kamuoyunda yankı bulan "yeni aydınların yetişmediği" yönündeki serzenişler, aslında Türkiye'nin sosyo-politik zemininde derin bir kırılmanın ve bir türlü tamamlanamayan bir kültürel iktidar arayışının tezahürüdür. Tartışmanın odağındaki yerli ve milli aydın özlemi, bizi ister istemez Antonio Gramsci'nin o meşhur organik aydın kavramına ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki aydınlanma hamlesine götürmektedir.

Gramsci, Hapishane Defterleri'nde aydınları ikiye ayırırken; geleneksel aydınların kendilerini tarihin akışından bağımsız, özerk birer figür gibi sunduklarını, oysa organik aydınların yükselen bir sınıfın ekonomik, siyasi ve kültürel çıkarlarını rasyonalize eden, o sınıfa kimlik ve bilinç kazandıran kurucu unsurlar olduğunu belirtir. Bir sınıfın ya da siyasi hareketin sadece sandıkta galip gelmesi veya devleti yönetmesi yetmez; toplumsal rızayı inşa edecek, yani hegemonya kuracak kendi organik aydınlarını yaratması gerekir.

Bugün yaşanan tıkanıklığın temel sebebi, kültürel hegemonyanın "ihale usulü" veya üstenci bir dayatmayla inşa edilebileceği yanılgısıdır. Oysa organik aydın, temsil ettiği kitlenin sağduyusu ile evrensel bilgi arasında sahici bir köprü kurabildiği ölçüde var olur. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki aydınlanma seferberliğini düşünelim... Köy Enstitüleri'nde yetişen bir öğretmen veya halkevlerinde halkla kucaklaşan bir sanatçı, tam da Gramsci'nin tarif ettiği anlamda organik birer figürdü. Çünkü onlar, hem Anadolu'nun kadim toprağına basıyor hem de rotalarını rasyonel akla ve Batı'nın hümanist değerlerine çeviriyorlardı. Onların meşruiyeti, bir "sadakat" ilişkisinden değil, toplumu dönüştürme potansiyellerinden geliyordu.

Günümüzde "aydın yetişmiyor" şikâyetinin altında yatan gerçek, entelektüel üretimin bir biat kültürüne hapsedilmek istenmesidir. Entelektüel, doğası gereği eleştireldir; hakikati gücün konforuna feda etmez. Bir ideolojinin "yerli ve milli" olması, onu sadece içe kapalı bir nostaljiye mahkûm ediyorsa, orada bir aydın yetişmez, ancak bir "kültürel teknisyen" yetişir. Cumhuriyet aydınlanmasının bizlere bıraktığı en büyük miras, aydının topyekûn bir milletin çağdaşlaşma ülküsüne organik olarak bağlanmasıydı. Bu bağ, dogmalarla yerine, özgür düşünce ve liyakatle örülmüştü. Özetle Gramsci'ye göre kültürel iktidar, binalar inşa ederek veya kurumları ele geçirerek kurulamaz. Kültürel iktidar, ancak özgür bir zihinsel iklimde, evrenselle yereli sentezleyebilen, eleştirel aklı rehber edinen dimağlarla yeşerir. Atatürk'ün "hayatta en hakiki mürşit ilimdir" düsturu, bugün karşı karşıya olduğumuz entelektüel kuraklığın yegâne panzehridir. Eğer yeni bir aydın kuşak özleniyorsa, bu kuşak ancak Cumhuriyetin kurucu değerlerinin sunduğu o geniş, rasyonel ve özgürlükçü ufukta filizlenebilir.