Bazı vedalar vardır, takvim yaprağı değiştiğinde eskiyip gitmez. Zamanın o acımasız ve unutturucu akışına direnir ve her kasım sabahında, ilk günkü gibi boğazda kilitlenen ağır bir düğüm olarak geri döner.
İki gün sonra 10 Kasım. Bu tarih bir takvim rutini ya da alışılagelmiş bir anma günü değildir. Bir milletin en karanlık gecesinde yolunu aydınlatan o çelik mavisi bakışların, geride koca bir emanet bırakıp sonsuzluğa çekildiği o keskin dönemeçtir. Saat dokuzu beş geçe sokaklarda çalan sirenler, bir devlet kurucusunun vefatından çok; dağılmış, yorgun, harabeye dönmüş bir vatanı küllerinden ayağa kaldıran o benzersiz aklın ve iradenin yokluğunu hatırlatır bize.
Onu kaybetmenin sızısı, aradan geçen bunca on yıla rağmen hafiflemedi. Çünkü o yokluk sadece bir liderin fani ömrünün tükenmesi değil, en zor zamanlarda başımızı kaldırıp baktığımızda bize cesaret veren o sarsılmaz güven duygusunun yerinde açılan derin bir boşluktur. "Geldikleri gibi giderler" diyebilen o vakur duruşun, bir milletin haysiyetini sırtlayan o tavizsiz yürüyüşün yokluğudur içimizi burkan.
Geçen yıl, onun bu topraklardaki varlığının tıpkı bir Ağrı Dağı gibi doğanın ve tarihin verili bir gerçeği olduğunu Salih Bozok'un anlatımıyla paylaşmıştım. ("Ağrı Dağı'nı kıskanabilir misiniz" başlıklı yazımı lütfen tekrar okuyunuz.) Küçük bir odada oturup pencereden dışarı baktığınızda, ufuktaki bir zirveyi parmağınızın ucuyla kapatabilirsiniz. Optik bir yanılsamadır bu, parmağınızı gözünüze yeterince yaklaştırırsanız koca bir sıradağ bile yok olmuş gibi görünür. Lakin parmağınızı indirdiğiniz an, dağ bütün heybetiyle, serin rüzgârıyla ve karlı doruğuyla tam karşınızda durmaya devam eder. Ulu önderle meselesi bitmeyenlerin içine düştüğü optik yanılsama da tam olarak böyledir. Dağların gölgesinde yaşayanların bazıları, zirvenin ihtişamını kavramaktan aciz kalabilir. Bugün de ellerindeki kırık cetvellerle o zirveyi ölçmeye yeltenenler, tozlu köşelerden uydurma ve akıl dışı rivayetler fısıldayarak devasa bir mirası küçültebileceğini sananlar çıkıyor. Oysa bir fırtınanın ortasından cumhuriyet çıkaran bir dehayı, küçük dedikoduların terazisine vurmaya kalkmak dağın heybetini değil, sadece bakanın basiretsizliğini ele verir. Oysa büyüklük, uydurulan masallarla aşınmayacak kadar köklüdür bu toprakta.

16