Unutulan haramlardan biri: Müslüman esiri ölüme terk etmek (3)

Esir kardeşleri kurtarmak farz mıdır, yoksa kişisel tercih mi? Peygamber örneği buna açık cevap verir, ama günümüzde bu sorumluluk kim ve nasıl yerine getirir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, İslami fıkıhta esir Müslümanların kurtarılmasının tüm ümmetin farzı olduğunu iddia ediyor. Filistinli esirlerin durumunu temel alarak, Hz. Peygamber'in esirleri terk etmediği örneklerle bu sorumluluğun ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Ancak bu yükümlülüğü günümüzün siyasi, hukuki ve pratik koşullarında kimin ve nasıl yerine getireceği sorusu hâlâ cevaplanmış değil mi?

Düşman elindeki Müslüman esirlerin kurtarılması, dört mezhebe göre en önemli vaciptir. Bu uğurda yapılan tüm çalışmalar, cihad ibadeti kapsamına girer. Bu durum ilk dönem fıkıh kitaplarımızda şu şekilde özetlenmiştir: "Kâfirler, Müslüman bir kadını esir alıp kalelerine götürmek kastıyla yola revan olurlarsa onlar kaleye varmadan bu kadını kurtarmak bütün Müslümanlara farz olur. Bunun için nefîr-i âm yani genel seferberlik kuralları geçerlidir." Buna göre hiç kimsenin emir beklemesine ya da kadın, çocuk, yaşlı ya da engellilik gibi mazeretlerin göz önünde bulundurmasına müsaade yoktur. Evin tek oğlunun ebeveyninden izin alması gerekmez.

Düşmanın eline esir düşen Müslüman'ın kurtarılmasının farz olduğu konusunda ittifak (icma) vardır. İbn Hazm'a (ö. 456/1064) göre "Âlimler şu konuda ittifak etmiştir: Esir bir Müslüman'ın sadece düşmana (ehli harp) para ödenerek serbest bırakılabileceği bir durumda esirin serbest bırakılması için o parayı ödemek farzdır." Bugün Filistinli esirler, âlimlerin bu fetvalarına tabidir. Onların kurtarılması, tüm ümmetin boynunun borcudur. Onları kurtarmak için çalışan kişi, grup, dernek ya da devletler, Müslümanlar arasında kıyamete kadar iftiharla, şan ve şerefle anılacaktır. Öldükten sonra ise Hz. Peygamber'in emrini yerine getirmenin verdiği saadeti yaşayacaktır. Ancak Filistinli esirlerin birer birer idam sehpasına yürüdüğünü izleyerek bekleyenler, bu dünya da ahirette de yardımsız kalacaktır.

Hz. Peygamber, arkadaşlarını asla yalnız bırakmamıştır. Ona bağlı olan her kişi, cephede ölürse ailesinin sahipsiz kalmayacağını ya da esir düşerse peygamberin bir yolunu bulup onu kurtaracağını bilirdi. Onun sünnetine göre hiç kimse ölüme terk edilmezdi. Geceleri esirlerin tasasıyla uyuyamadığını ve her namazda onlara dua ettiğini herkes görürdü. Bu davranış tarzı, İslam davetçileri ve teşkilat mensupları için ne kadar da güzel dersler içermektedir. Dava kardeşini hayatın çileleri, meşakkatleri ve ekmek telaşesi arasında yalnız bırakmak, onun ekmeğe, kapitalizme ya da dünyaya esir düşürecektir. Esiri kurtarmak, en büyük sevaptır. Bir dava uğrunda mücadele edenlerin dava büyüklerini, davaya emek veren ilk öncüleri, dava erlerini ve yol arkadaşlarını esarete terk edip dünya zevklerine dalmaları ya da koltuk sevdasına düşmeleri düşünülemez. Onları kollayıp kollamak Peygamberimiz'in bize öğrettiği bir sünnettir.

Hz. Peygamber'in esir kardeşlerini kurtarmak için her yolu denediğini gösteren hadiselerden birisi, Velîd, Ayyâş ve Seleme isimli üç esirin kaçış hikâyesidir. Bu hikâye Müslümanlar için hem askeri hem de siyasi bir örnektir. Aynı zamanda esir kurtarma stratejisinin sistemli ve kontrollü şekilde yürütülüş tarzını gösterir. Bu isimleri gençlerimizin ezberlemesi için tam olarak yazmayı uygun görüyorum: Velîd b. el-Velîd b. el-Mugīre (ö. 8/629 []), Seleme b. Hişâm b. el-Mugīre (ö. 14/635), Ayyâş b. Ebî Rebî'a b. el-Mugīre (ö. 15/636).