Yazı, İslam hukuku kaynaklarından hareketle Müslüman esirleri kurtarmanın sadece din tarafından tavsiye edilen değil, devlet yöneticileri ve toplum tarafından yerine getirilmesi gereken bir farz olduğunu savunmaktadır. Yazar, bu konuyu Hz. Peygamber'in emirleri, sahabelerinin uygulamaları ve mezhep imamlarının konsensüsü üzerinden delillendirmektedir. Ancak tarihi ve dini sorumluluklar arasında modern devletlerin siyasi ve diplomatik kapasiteleri gerçekçi bir şekilde tartışılmakta mıdır?
Hz. Peygamber, Müslüman esirlerin kurtarılması için büyük çaba sarf etmiştir. Bu konudaki talimatı şöyledir: "Fekkû el-ânî" yani "Esiri özgürlüğüne kavuşturun!" (Buhârî, Nikâh, 72). Hz. Peygamber, bu sözünde zaten Arapça olan esir kelimesi yerine (el-ânî) kelimesini kullanmıştır. Bu kelime a-n-v kökünden gelmektedir. "Boyun eğmek, aşağılanmayı ve zilleti kabul etmek" kök anlamını taşımaktadır. Kök Kur'an'da, kıyamet günü herkesin Allah'ın karşısında boyun eğip onun kararına teslimiyet göstereceği ve zelil olacağı ifade edilirken kullanılmıştır (Tâhâ 20/111). Esir de zillete düştüğü için ânî olarak adlandırılmıştır (Taberî). Hz. Peygamber'in esir kelimesi yerine bu kelimeyi kullanması, Müslüman esirlerin yaşadığı yalnızlığa, gurbet diyarındaki çaresizliğe, işkence ve hakaretlere maruz kalmalarına işarettir. Dinlerinin aşağılanmasına ve gözlerinin önünde Kur'an'lar yerlere atılıp çiğnenerek zelil hale düşürülmelerine vurgudur. Karısı ya da kızı gözleri önünde işkence gören Filistinli bir babanın yaşadığı yıkımın özetlenmesidir.
Alî b. Ebî Tâlib (ö. 40/661) Hz. Peygamber'in kendisine öğrettiği ve bir sayfada yazılı bulunan şu üç şeyi bize dini bir emir ve vasiyet olarak bırakmıştır: "[Maktulün ailesine ödenecek] diyet. [Müslüman] esirleri özgürlüklerine kavuşturmak. Kâfir yüzünden bir Müslüman öldürülmez!" Hz. Ali, bunların yazılı olduğu kâğıdı (Ṣaḥîfe), kılıcının kabzasında muhafaza ederdi (Buhârî, "İʿtiṣâm", 5). Görüldüğü gibi Hz. Peygamber'in emirlerinden biri, Müslüman esirleri kurtarmaktır.
Hz. Peygamber, düşman elindeki Müslüman esirlerin kurtulmasıyla bizzat ilgilenmiştir. Bir devlet başkanı olarak savaş sonralarında ya da görüşmelerde esir takaslarıyla (mübâdele) Müslümanları kurtarmaya çalışmıştır. Bir kâfir esir karşılığında iki ya da daha fazla Müslüman esiri geri aldığı olmuştur (Dârimî, Siyer, 28). Esirleri hiç unutmamış, onları kurtarmak için operasyonlar düzenlemiş ya da kaçabilmeleri için stratejik süreçler yürütmüştür. Bu konuda Velîd, Ayyâş ve Seleme üç esirin kaçış hikâyesi, Müslümanlar için hem askeri hem de siyasi bir örnektir. Peygamberimiz bu üç kişi kurtuluncaya kadar, bu esirlerin acısını duyduğunu okuduğu kunutlarla ve dualarla göstermiştir (Buhârî, "Eẕân", 128, "Cihâd", 98, "Daʿavât", 58; Müslim, "Mesâcid", 294-295).
Hz. Peygamber'in arkadaşları, Müslüman esirleri kurtarmak için her türlü yolu denemiştir. Hz. Ömer (ö. 23/644), "Bana göre, esir bir Müslüman'ı küffarın elinden kurtarmak, tüm Arap yarımadasına bedeldir" demiştir (İbn Ebî Şeybe, Musannef).
Abdullah b. Huzâfe (ö. 35/655-56), Hz. Ömer döneminde Suriye fethi sırasında Bizans'a esir düşmüştü. Bizans valisi ona, alnını öperse esir tutulan Müslümanların hayatını da bağışlayacağını söyledi. Abdullah, valinin alnından öperek seksen (veya yüz) Müslüman'ın hayatını kurtarmıştır.
Müfessirlerin büyük çoğunluğu Müslüman esirleri kurtarmanın dini bir vecibe olduğuna dair şu ayeti delil göstermektedir: "Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu [Mekke] şehrinden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz (mustazaf) erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz" (Nisâ 4/75)
Mâtürîdî'ye (ö. 333/944) göre "bu ayet Müslümanların, kendi esirlerini kâfirlerin elinden -hangi şekilde olursa olsun; ister parayla ister savaşarak ya da başka bir yolla- kurtarmalarının üzerlerine vecibe olduğunun delilidir. Bu farzdır ve onları küffar eline terk etmemek zorundadırlar."
Kurtubî (ö. 671/1273), Müslüman esirlerin inim inim inlediği Endülüs diyarının zor günlerine şahit olan Mâlikî âlimlerden birisidir. Ona göre bu ayet "cihada teşvik etmektedir. Bu ayet, ezilen ve çaresiz bırakılmış (mustazafları), onlara en ağır işkenceleri çektiren ve onları dinlerinden uzaklaştırmaya çalışan müşriklerin elinden kurtarmayı içerir. Bu yüzden Yüce Allah, kelamını (ilayı kelimetullah) yüceltmek, dinini hâkim kılmak ve kulları arasındaki zayıf müminleri kurtarmak için -can kaybı pahasına bile olsa- cihadı farz kılmıştır. Esirleri kurtarmak, Müslüman topluluk üzerine farzdır; onların yükümlülüğüdür. Bu, savaşarak veya fidye ödeyerek yapılabilir. İkinci yol, birincisinden daha önceliklidir. Zira can vermeye neden olmaz ve ayrıca ötekinden daha kolaydır. İmam Malik (ö. 179/795) şöyle dedi: Müslümanların, tüm servetlerini feda ederek esirleri kurtarmaları farzdır ve bu konuda hiçbir ihtilaf da yoktur. Bunun delili de Hz. Peygamber'in şu sözüdür: "Esiri çözün! [Özgürlüğüne kavuşturun]!" (Buhârî, Nikâh, 72).

5