Şakîf Kalesi: Bir taştan daha fazlası!

Küçüklüğümüzde tarihi eserlerin memleketler ve orada yaşayanlar için ne ifade ettiğini tam olarak kavrayamadığımızdan Harput Kalesi'ne bakarken yüklendiği manayı, taşıdığı hikâyeleri tefekkür etmezdik. Kaleyi, taşlarla inşa edilmiş bir yapıdan ibaret görürdük; bunun ötesini pek düşünmezdik. Henüz restore edilmemiş odalarına girer; duvarlarına bakar ve o günkü kulaktan dolma bilgimizle "Urartular da amma ustaymış" derdik. Yandaki küçük oyuktan kalenin bünyesindeki kiliseye girer; loş ışığında kubbesini inceler, soğuk ve rutubetli havasını teneffüs ederdik. Bazen birimiz rahibin vaaz irad ettiği yere geçer; bir çocuğun masum mukallitliğini olabildiğince sergileyerek şehadet parmağını kaldırır ve "Artık burada tevhid hâkim olmuştur. Ben de kabul ediyorum ki Lâ ilahe illallah Muhammed Resulullah" diye haykırırdı. Gülerek dışarı çıkar; kalenin arkasında; vadiye bakan tarafta çayımızı kaynatırdık. Hüseynik'ten yürüyerek Harput'a varırdık; arkadaki kayalardan kaleye tırmanmışlığımız bile vardı. Belki de çocuk aklıyla kaleyi fetheden cengâverlerin yerini tutmuşuzdur. Yıkık surların gözleri, kalenin ardındaki mahzenleri, yer yer tavanları çökmüş odaları ve bizden önce burada yaşamış binlerce insanın tarihçesini düşünmeden kalenin vadiye bakan yanında türkü söyleyip muhabbete dalmışızdır.

Kalelerin bir taştan daha fazlası olduğunu nice sonraları öğrendik. Artık Harput'un bir manası var ve bizim için saklı mesajlar taşımaya devam ediyor. Kalelerin dili ve taşıdıkları manalar, sadece Harput'a özgü de değil. Hz. Ali'nin tekbir nidalarının yankılandığı Hayber Kalesi'nin, Lala Mehmet Paşa'nın ölümüne vuruştuğu Macaristan'daki Estergon Kalesi'nin, Siyonist Amerikan güçlerine boyun eğmemiş binlerce aslanın boylu boyunca serildiği Afganistan'daki Cenk Kalesi'nin, Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubî'ye karargâh olan Suriye'deki Halep Kalesi'nin taşlarının dile geldiğinde bize anlatacakları öyküler, bu satırlara sığmaz. Tıpkı binlerce kale gibi Lübnan'daki Şakîf Kalesi de yaşadığımız diyarın öyküsünü ve Siyonizm'e karşı mücadelemizi taşlarıyla ve yıkık kuleleriyle anlatmaya devam ediyor.

Zulüm düzeninden özgürlüğe Şakîf Kalesi...

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye vilayetine gittiğimizde Arnoun (Süryanice Dağ Keçisi) köyünün bir kilometre güneyinde yıllara meydan okuyan bir kaleye ulaşırız. Kale, Lübnan'ın Litani Nehri'ne nazır, sarp bir dağın üzerindedir. Bu kayalığa Şîr derler. Nehir, kalenin doğu tarafından akarak hemen yanından geçer. Kale, nehre doğru dik bir şekilde inen üç yüz metrelik bir uçurumun tepesine yerleştirilmiştir. Üzerinde bulunduğu kayalarla öyle iç içe geçmiştir ki onu bulunduğu dağdan ayrı bir parça gibi değerlendiremezsiniz. Bir tarafı Merciiyyûn ovasına bakar. Yaklaşık beş bin Hristiyan'ın yaşadığı Merciiyyûn'un kırsal bölgelerinde Müslümanların nüfusu daha fazladır.

Şakîf Kalesi'nin deniz yüzeyinden yedi yüz metre yükseklikte oluşu, onu stratejik bir konuma yerleştirdi. Kale, Lübnan, Golan Tepeleri ve Celile üçgeni arasında gururla dikilir ve tüm bölgeyi izler. Bu nedenle tarih boyunca bölgedeki hâkimiyet savaşlarına tanıklık eden kale, Siyonistlere karşı çarpışan direnişçilerin sığınağı olmuştur. Konumun ve öneminin anlaşılması için şu cümleyi vurgulamalıyız: Litani Nehri, İsrail'in günümüzde işgal ettiği Filistin topraklarının dört kilometre uzağındadır.

Romalılar tarafından inşa edilen kale, imparatorluğun güvenliğinin sağlanması ve Lübnan, Suriye ve Filistin bölgesindeki hâkimiyetinin pekiştirilmesi bakımından önemli bir mevkie sahipti. Kale yıllarca Roma'nın zulüm düzenini korumaya mecbur edildi. Romalılar kaleye Beaufort yani Güzel Kale adını verdi. Lübnanlılar ise buraya Şakîf ismini taktı. Aramice olan ve Yüksek Kayalık Yamaç manasına gelen kelime kalenin, üzerinde bulunduğu dik kayalığı simgelemektedir.

Romalılardan sonra kaleye Haçlılar egemen oldu. Çünkü Kudüs'e giden yol, buradan geçerdi. Kudüs Latin Krallığı'nın hükümdarı Beşinci Fulk, 1139'da kaleyi ele geçirdi. Bölgede hâkimiyetini kurmanın yolunun kale inşa etmekle mümkün olacağına inanan ve bu nedenle pek çok haçlı kalesi bina eden kral, kaleye surlar ekleyerek genişletti. Bölgeyi Lübnan'daki Sayda (Sidon) kentini işgal etmiş olan haçlı prenslere teslim etti.

Kudüs'ün yolu, Şakîf'ten geçer!

Selahaddin Eyyûbî, 1187'de Hittîn (Hattîn) Muharebesi'nde Haçlıları mağlup etti. Pek çok kaleyi ve kenti fethetti. Haçlıların kontrolünde sadece birkaç kale kalmıştı. Şakîf, Selahaddin'e direnen son haçlı kaleleri arasındaydı. Selahaddîn, Haçlı Reynald tarafından yönetilmekte olan kaleyi 1190'da teslim aldı. Ancak bitip tükenmek bilmeyen haçlı saldırıları nedeniyle kale, altıncı haçlı seferinin komutanı Navarra Kralı I. Theobald tarafından müzakere edilen bir antlaşmanın parçası olarak 1240 yılında Haçlıların kontrolüne geçti. Kale, Reynald'ın torunu Saydalı Julian tarafından 1260 yılında Tapınak Şövalyelerine satıldı. 1268'de Memlük Sultanı Zahir Baybars kaleyi ele geçirdi ve bölge nispeten sakin bir dönem yaşadı.

1516'da Osmanlılar, Suriye'yi fethinden sonra kaleyi ve çevresini, ordu için tımar sistemine tabi tuttu. 1571'den itibaren Lübnan'daki köklü Şii es-Sa'b ailesi, Osmanlı adına kaleyi yönetti. 17. yüzyılın başlarında, Lübnan'da Osmanlı'ya karşı isyan eden İkinci Fahreddin el-Ma'nî kaleyi kendi hükümdarlığına dâhil etti. Ancak Fahreddin, Osmanlı tarafından yenilgiye uğratıldı. Osmanlılar kalenin burçlarını yıktı es-Sa'b ailesine geri verdi. 1782'de Osmanlı'nın Akkâ valisi Cezzâr Ahmed Paşa (ö. 1804), Memlük emirlerinin eline geçen kaleyi kuşatıp ele geçirdi ve kalan surlarının çoğunu güvenlik nedeniyle yıktı. 1837 yılındaki Celile depremi yapıya daha fazla hasar verdi ve o zamandan sonra kalıntılar, taş ocağı ve ağıl olarak kullanıldı.

Resim 1: Şakîf Kalesi savunmasında şehit düşen Filistinli gençler, 1982.

Haçlı emperyalizme karşı direnişin simgesi!

Osmanlı'dan sonra Şakîf Kalesi tekrar esarete düştü. 1921'de Lübnan ve Suriye çevresinde Fransız mandası kuruldu. Bir yandan da İngilizler, gemilerle Siyonistleri Filistin'e taşınıyordu. Lübnanlılar, Fransızlara; Filistinliler, İngilizlere ve Siyonistlere karşı direnişe geçti. İşgalciler tarafından Filistin'den sürülen gençler, Lübnan'da direniş grupları kurdu. Her geçen gün teşkilatlı olarak direniş saflarında yerlerini aldılar. 1967 yılından itibaren el-Fetih lideri Yasir Arafat ve Filistinli genç öğrenciler, kaleyi bir direniş karargâhına çevirmeyi başardı. Dağın içlerine doğru tüneller kazdılar; tahkimat yaptılar. 1976 yılında kale, İsrail'e düzenlenen operasyonların merkezi ve Filistin direnişinin simgesi haline geldi.

Resim 2: Şakîf Kalesi'ni savunan Filistinli gençler, 1980 yılı.

Şakîf Kalesi, Siyonistlerin uykusunu kaçırdı. Şakîf'ten yükselen direniş o kadar güçlüydü ki İsrail başkanı Menahem Begin ve General Ariel Şaron için bir varlık krizine dönüşmüştü. Defalarca kalenin önünden yenilerek ayrıldılar. 1982 yılında İsrail tüm gücüyle kaleyi iki ay aralıksız kuşattı ve 6 Haziran 1982'de kale düştü. Şakif Savaşı olarak tarihe geçen bu destan boyunca Filistinli gençler tünellere giriyor; mahzenleri ve dar alanları kullanarak ağır topçu ve uçak bombardımanına karşı direniyor; sonra tekrar Siyonistlere taarruz ediyordu. Bir yandan da denizden İsrail gemileri bölgeyi bombalıyordu. Operasyonun geleceğini kestiren Filistinliler, savunmaya iyi hazırlanmıştı. Lübnan'daki Filistin kamplarında yaşayan ve evlerinden edilmiş yüzlerce genç öğrenci ve sivil, kadın-erkek demeden tünel kazıyor ve direnişçilerin tünel ağlarını usta mühendislerin projelerine göre birbirine bağlıyordu. Çılgın bombardıman sırasında Filistinliler ortadan kayboluyor; işgalciler ilerlemeye başlayınca tekrar ortaya çıkıp savaşıyordu. Siyonistler korkunç bir kayıp vermişti. Kalede taş üstünde taş kalmamıştı ama hiç beklemedikleri yerden üzerlerine mermi yağıyordu.