"Ben İslam milletindenim!" (2)

Efendi'nin izinde!

İsmail Hakkı Efendi, Hasköy ve civarında Efendi olarak anılmıştır. Bu nedenle Ali Haydar Haksal'ın ailesine de Efendigil derlerdi. Onun ilmiyle ve maneviyatıyla köylüler arasında birleştirici bir kimlik olduğunu söyleyebiliriz. İslam'a olan bağlılığı, İslam dininin esaslarının köyde bir yaşam tarzı haline gelmesine ve dinin uygulamalarının kültür halini almasına neden olmuştur. Mesela Cuma gecesi, komşuya bir tas yemek götürme hasleti, köyün hangi fırkadan ya da mezhepten olursa olsun her hanenin ortak özelliğidir. Cuma gecesi dediğimiz esasen perşembeyi cumaya bağlayan akşamın adıdır. İslam'da gün, geceden başladığı için Cuma gecesi derler. Özellikle yaşlı ve kimsesizlere o gün evde veya ocakta ne piştiyse bir kâse gönderilir. Cuma gecesi hayrına ise "şeva ini" derler.

İsmail Hakkı Efendi'nin odası vardır. Oda kelimesinin üzerinde durulması gerekir. Oda, daha çok mali imkânı olan ailelerin dışardan köye gelen misafirleri ya da komşularını konuk ettikleri misafirhanedir. Karakoçan ve Bingöl'de kışlar sert geçer. Hasköy'de bazen kar bir metreyi bulur. Evlerin damları her sabah kürenir. Bir köyden başka bir köye iş, ticaret ya da taziyeye gidenler, yoların henüz bulunmadığı dönemlerde tipiye ve kara yakalanınca bulundukları köyde hava şartlarının düzelmesini beklerler. İşte bu misafirler, odada ağırlanır. Yerler içerler ve burada yaşarlar. Kimse kapıya bakmaz; "Kar ve tipi ne zaman dinecek" diye sorgulamaz. Bu odalar, bir kültür merkezi işlevi görür. Akşamları burada oturulur. Köylüler ve muhibler de gelir. Ancak burada malayani konuşulmaz. Efendi, bir müderristir. Diyarbakır'da, İstanbul'da Şemsipaşa ve Fatih Medresesi'nde müderrislik yapmış; güngörmüştür. Bin cilt kitabı, İstanbul'dan vapurla Trabzon'a, oradan zor şartlar altında Hasköy'e getirmiştir. Odası bağdadî tarzıdır. Efendi ilim ve irfan doludur. Burada Hz. Ali'nin Cenklerini okur. Nasihatler eder. Mesnevi'den ya da Hafız Şirazi'den beyitler ve öğütler aktarır. Herkes Efendi'nin huzurunda edebi kâmille oturur. Kalplere hükmeder; mana âleminden nefhalar üfler. Allah âşıkları mest olur; Peygamber dostları can bulur.

Efendi'nin gözleri âmâdır. İlmi deryadır. Kalplere tesir eden sözleri, tasavvufun irfan denizinden damlalardır. Ehl-i beyttendir yani evlad-ı Resûl'dür. Hz. Hüseyin'in soyundan geldiği için Hüseynî'dir. Onun meclisinde Hz. Peygamber'in sünneti eda edilir. Dedeye olan saygı ver hürmet, torunundan eksik edilir mi Bundan dolayı köyde Sünniler ve Aleviler arasında kavga olmaz.

Resim 1: Hasköy Camii'nin kitabesi

Hasköy Camii'nden Pembe Köşk'e

Ali Haydar Haksal'ın çocukluk arkadaşlarının ona olan sevgisini bizzat gördük. Hasköy'e doğru ilerlerken yolda telefondan birkaç kez aradılar. Köye ne zaman ulaşacağımızı soruyorlardı. Meğer akşam yemeği hazırlanmış. Bizi konuk etmek için ama hususen Efendi'nin hatırasını karşılamak için merakla bekliyorlarmış. Ali Haydar Haksal'ın dedesi gibi müderris ve imam olmak istediği köy camisinin önünden geçtik. Sağlı sollu ceviz ağaçlarıyla kuşanmış dar yoldan Pembe Köşk'e vardık.

İsmail Hakkı Efendi'nin manevi hatıralarını barındıran ve Ali Haydar Haksal'ın eserlerinde taşlarını, oymalarını, yazma hat levhalarını betimlediği konak, maalesef zelzeleye dayanamamış. Şimdi yerinde iki katlı pembe konak duruyor. Komşular bizi karşıladılar. Eşyalar yerleştirildi ve doğrudan sofraya buyur edildik. Dostların muhabbeti, çayırın yanmasından Ali Haydar Haksal'ın arkadaşlarıyla elbirliği halinde tarlada çalışmasına kadar hızlıca en güzel anılar yâd edildi. Ölenlere rahmet okundu. Çay içileceği zaman köyün tabiat güzelliğini ve dağların akşam serinliğini hissetmek için balkona geçildi. Hasköy'de akşamlar serin olur.

Ali Haydar Haksal'ın hanesine biz de konuk olduk. Çay faslında köylerimizden ve ulemadan bahsettik. Kurukhan'dan, medreseden, Aşağı Kurukhan'dan (günümüzde Aşağı Ovacık derler), Parsiyân-ı Kebîr köyünden söz açıldı. Ali Haydar Haksal'ın anlattığına göre dedesi Seyyid Cafer, Parsiyan köyünde ikamet edermiş. Aile, molla ve ulema ailesiymiş; aileden pek çok İslam âlimi yetişmiş. Yavuz Sultan Selim'in şark seferi sırasında cenge katılarak hayırlı çalışmalar yapan bu aileye dört köy vererek buraya yerleşmelerini sağlamış. Esasen aile Parsiyân'a Adıyaman'ın Gerger ilçesinden gelmiş. Ali Haydar Haksal, bu bilgileri paylaşınca ben de onun aktardığı bu rivayetlerin tarihi olarak mümkün olduğunu ve bizim beldemizle ilgili anlatılarla da uyumlu olduğunu teyit eden şu hususları ekleyince pek hoşnut oldu: "Bir gün merhum babam Molla Ahmet'e köyümüzün adı olan Sarıcan kelimesinin nereden geldiğini ve etimolojisini sormuştum. Bilindiği gibi -ân eki, -ler çoğul ekinin karşılığıdır. Sarı'dan gelmiş olamaz. Çünkü c harfinin kaynaştırma harfi olmadığı bilinmektedir. Olsa olsa kökün asli harfidir. O da şöyle dedi: Yavuz'un şark seferi sırasında dedelerimiz de cenge katılmış. Yavuz'un çadırına düşman yaklaştığı sırada çadırın çevresini sararak müdafaa etmişler. Bundan dolayı köylülerimize Sarıcılar yani Sarıcân (Sarcôn) denmiş. Esasen atalarımız Adıyaman'ın Gerger ilçesinden gelip Sarıcan'a yerleşmişler."