Suyun yükünü kim taşıyor

Su dediğimiz şey çoğu zaman sadece susuzluğu gideren, mutfakta ya da duş alırken akan bir kaynak gibi geliyor. Oysa suya erişim, dünyanın pek çok yerinde bir konfor değil, bir mücadele. Üstelik bu mücadele herkes için eşit değil. 22 Mart Dünya Su Günü'nün bu yılki teması 'su ve toplumsal cinsiyet' olunca, suyun çoğu zaman görmezden gelinen bir yönünü gelin tekrar konuşalım. Çünkü suya erişim aynı zamanda bir eşitlik meselesi.

Bugün dünyada yaklaşık 785 milyon kadın ve çocuk, temiz suya ulaşabilmek için her gün ciddi bir zaman ve emek harcamak zorunda. Bu, sadece bir kaynaktan su almak gibi basit bir iş değil. Çoğu zaman kilometrelerce yürümek, ağır yükler taşımak ve bunu her gün tekrar etmek anlamına geliyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, su kaynağı olmayan her 10 evin sekizinde bu sorumluluk kadınlara ve kız çocuklarına ait. Yani suya erişimdeki eşitsizlik, doğrudan kadınların omuzlarına yüklenmiş durumda.

Bu durumun etkisi yalnızca fiziksel yorgunlukla sınırlı değil. UNICEF'e göre Sahra Altı Afrika'da kadınlar ve kız çocukları yılda toplam 40 milyar saatlerini su toplamak için harcıyor. Bu süre, bir ülkenin tüm iş gücünün yıllık çalışma saatine eş değer. Başka bir deyişle milyonlarca kadın ve çocuk, eğitimden, kişisel gelişimden ve ekonomik fırsatlardan sadece suya erişebilmek için vazgeçmek zorunda kalıyor. Yani su burada sadece bir ihtiyaç değil hayatın yönünü belirleyen bir faktör hâline geliyor.

Hastalıklarınyüzde 80'i ile ilişkili

Sorunun bir diğer boyutu ise sağlık. Gelişmekte olan ülkelerde hastalıkların yaklaşık yüzde 80'i kötü su ve sanitasyon koşullarıyla bağlantılı. Bu hastalıklardan en çok etkilenenler yine kadınlar ve çocuklar oluyor. Temiz suya erişimin kısıtlı olduğu durumlarda hijyen koşullarının sağlanamaması, özellikle kadın sağlığı üzerinde ciddi sonuçlar doğuruyor. Yakın zamanda yaşanan afetlerde de bunu açıkça gördük; suya erişimin zorlaştığı ortamlarda kadınların yaşadığı sağlık sorunları belirgin şekilde artıyor.

Tüm bunlar olurken, suyun tükenmeyecek bir kaynak olduğu yanılgısı hâlâ oldukça yaygın. Oysa gerçek bunun tam tersi. Eğer mevcut tüketim ve israf alışkanlıklarımızla devam edersek, gelecekte kişi başına düşen günlük kullanılabilir su miktarının ciddi şekilde azalacağı öngörülüyor. Bu da sadece çevresel bir kriz değil; aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir kriz anlamına geliyor.

Türkiye de bu tablonun dışında değil. Dışarıdan bakıldığında su kaynakları açısından zengin gibi görünsek de, aslında su stresi yaşayan ve gelecekte su kıtlığı riskiyle karşı karşıya olan ülkeler arasındayız. Göllerin kuruması, yeraltı sularının azalması ve artan tüketim, bu sürecin ne kadar hızlı ilerlediğini gösteriyor. "Dört bir yanımız deniz" düşüncesi, ne yazık ki gerçeği yansıtmıyor.