Yale Üniversitesi'nin araştırması, anne babanın stres düzeyinin, çocukluk çağı obezitesindeki rolünü ortaya koyuyor. O yüzden obeziteyle mücadelenin bilimsel yaklaşımın yanı sıra şefkat temelli olması büyük önem taşıyor. Obezite yönetiminde üç temel yaklaşım da bize yol gösteriyor
Dünya genelinde hızla büyüyen bir 'sessiz salgın' ile karşı karşıyayız. Obezite milyonlarca insanı etkiliyor ve yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu tablo artık sadece yetişkinlerle sınırlı değil; çocukluk çağı obezitesi de giderek daha fazla dikkati çekiyor. Peki, bir çocuğun obezite riskini gerçekten ne belirler Tabağındaki yiyecekler mi hareket düzeyi mi yoksa evdeki stres ortamı mı
Yale Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen ve kısa süre önce Pediatrics dergisinde yayımlanan bir çalışma, obeziteye dair alıştığımız bakış açısını sorgulatacak önemli bir noktaya işaret ediyor. Araştırmaya göre ebeveynlerin stres düzeyi, çocukluk çağı obezitesinde düşündüğümüzden çok daha büyük bir rol oynayabilir.
Çalışmada 2-5 yaş arası fazla kilolu veya obezite riski taşıyan çocukların ebeveynleriyle 12 haftalık bir program yürütülmüş. Bir grup ebeveyn yalnızca sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite konusunda eğitim alırken, diğer grup aynı eğitime ek olarak stres yönetimi ve mindfulness (bilinçli farkındalık) becerileri üzerine de destek almış. Stres yönetimi eğitimi alan ebeveynlerin çocuklarında sağlıksız besin tüketimi azalıp takip sürecinde kilo artışı görülmezken, buna karşılık yalnızca beslenme ve hareket odaklı eğitim alan grupta çocukların kilo artışı daha yüksek bulunmuş.
Araştırmanın en önemli mesajı şu: Obeziteyi yalnızca beslenme ve fiziksel aktivite üzerinden açıklamak yetmeyebilir. Aile ortamı, stres ve psikolojik faktörler de en az bunlar kadar belirleyici olabilir. Beslenme tarafına geri döndüğümüzde elbette çocukluk çağı obezitesindeki artışın en büyük sorumlusunun ultra işlenmiş gıdalardaki artış olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Dünyada bugün yaklaşık 1 milyar insan obezite ile yaşıyor ve bu sayının önümüzdeki yıllarda daha da artacağı öngörülüyor. 2035 yılına kadar dünya nüfusunun yarısından fazlasının obezite nedeniyle ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşacağı tahmin ediliyor. Obezite genetik yatkınlık, çevresel koşullar, psikolojik faktörler, yaşam tarzı ve sosyal ortamın birlikte etkilediği kompleks bir sağlık sorunu. Bu nedenle obeziteyi yalnızca daha az yemek, daha çok hareket etmek gibi basit bir denklemle açıklamak mümkün değil.
Obezite ve stigma
Konferansta öne çıkan önemli başlıklardan biri de obezite stigması. Obezite çoğu zaman bireysel irade eksikliği olarak yorumlanabiliyor. Ancak uzmanlara göre bu yaklaşım hem bilimsel gerçeklerle örtüşmüyor hem de obezite ile yaşayan bireylerin sağlık hizmetlerine başvurmasını zorlaştırabiliyor. Bu nedenle obezite ile mücadelede yalnızca tedaviye değil, aynı zamanda doğru dil kullanımına, farkındalığa ve eğitim çalışmalarına da ihtiyaç var. Bir kez daha hatırlatmak istiyorum ki obezite anlaşılması ve yönetilmesi gereken kronik bir hastalıktır. Özellikle çocukluk çağında atılan adımlar, bireylerin yaşam boyu sağlık yolculuğunu şekillendirebilir. Bu nedenle obeziteye karşı geliştirilecek yaklaşımın bilimsel, kapsayıcı ve şefkat temelli olması her zamankinden daha önemli.

7