Bağ kurmanın anahtarı: Kırılganlık

Futbol kulüpleri asırlık mitolojilerle yaşarken, şirketler milyonlarca dolar harcayıp "kurgulanmış hikâyeler" pazarladığında neden biri efsane, diğeri tiyatro kalıyor?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, futbol kulüplerinin başarısızlık ve hatalarla beslenmiş "gerçek hikâyeleri" sayesinde sarsılmaz taraftar sadakati kazanırken, iş dünyasının steril ve kusursuz anlatıları neden bu bağı kuramadığını sorguluyor. Kurumsal dünyanın rasyonel hamleleri ve mükemmel imajı yerine, insanların "yaralarını ve mücadelesini" hissettirebilen yapılar kalıcı efsanelere dönüştüğünü iddia ediyor. Peki, gerçek sadakat kurabilmek için bir markaya hata ve başarısızlık hikâyesi yaşatmak etik midir?

Bugün size futboldan söz edeceğim. Daha doğrusu futbolda gözünüzün önünde olan ama iş dünyasının bir türlü kopyalayamadığı o devasa güçten: Hikâyenin saf kudretinden.

Hemen herkes futbolu bir yerinden takip eder. Ancak futbolu yalnızca bir seyirlik etkinlik olarak değil, "iş" olarak görmek çoğunlukla futbolseverlerin gündemi değildir. Oysa futbol kulüpleri; bilet satan, ürün pazarlayan ve milyon dolarlık yatırımlar (transferler) yapan finansal yapılar olarak, modern CEO'ların en büyük fantezilerini gerçeğe dönüştürürler. ünkü futbolun doğasında, hiçbir rasyonel hamlenin, finansal raporun ya da "doğru" yatırımın satın alamayacağı iki şey vardır: Sarsılmaz marka sadakati ve batmayan bir hikaye.

RASYONALİTE Mİ EFSANE Mİ

Normal bir ticari işletmede, daha ucuz ve kaliteli bir alternatif çıktığında müşteri sizi terk eder. Hatalı bir yatırım (kötü bir transfer) yaptığınızda yatırımcı güveni sarsılır. Ama futbol kulüplerinde başarısızlık bile hikâyenin bir parçasıdır. Takım ne kadar kötüye giderse gitsin, o "acı çekme" hali bile taraftarın sadakatini kemikleştirir. Bir kulüp iflasın eşiğine gelse bile, o hikâyeye inanan bir "kurtarıcı" yatırımcı her zaman çıkar. ünkü yatırımcı sadece bir bilançoyu değil, o kulübün asırlık mitolojisini satın alır.

YAPMACIK HİKÂYE AVI

İşte tam bu noktada iş dünyasının düştüğü trajikomik bir durum var. Son yıllarda teknoloji devlerinden yerel markalara kadar herkes bir "hikâye anlatıcılığı" (storytelling) yarışına girdi. Milyon dolarlık bütçelerle "marka öyküleri" kurgulanıyor, kurucuların yaşamları efsaneleştiriliyor, şirketlerin "misyon ve vizyon" metinleri sanki birer destanmış gibi pazarlanıyor.

MÜKEMMELİN SOĞUKLUĞU, HATANIN SICAKLIĞI

Kurumsal dünya ve modern pazarlama stratejileri, hikâyelerini genellikle steril bir kusursuzluk üzerine inşa eder. Her şey kontrol altındadır; başarı odaklı, pürüzsüz ve "ideal" olanı temsil eden bir anlatı sunulur. Ancak bu çaba, içinde gerçek hayatın, yani hataların ve yanlışların barındığı yapıların yanında son derece yapmacık kalır.

Neden mi ünkü insanlar mükemmel olana hayranlık duyabilir ama sadece "insani ve hatalı" olana bağlanabilir.

Şirketlerin, bir reklam ajansıyla masa başında kurguladığı "yukarıdan aşağıya" hikâyeler, çoğu zaman bir varoluş biçimi değil, bir satış stratejisidir. Tüketiciye sunulan bu paketlenmiş anlatılar, içinde hiçbir risk veya gerçek düşkırıklığı barındırmaz. Oysa bizi bir hikâyenin içine çeken şey, kahramanın pelerini değil, o pelerindeki yırtıktır.

Gerçek bir hikâye; yanlış kararlarla, son dakika yaşanan kayıplarla ve bazen akıl almaz yönetim hatalarıyla beslenir. Başarı, sadece bir sonuçtur; hikâyeyi asıl büyüten ise o başarıya giden yoldaki tökezlemeler ve her şeye rağmen devam etme inadıdır. İş dünyasının o çok güvendiği Excel tablolarının rasyonalitesi, insanın en temel ihtiyacı olan "sahiciliği" kopyalamakta pek de başarılı olamıyor.