"AÇIK alan mı, açık kandırmaca mı" diye sorduğumda, aslında bir yasayı değil, bir alışkanlığı tartışmaya açmıştım.
Bir tür kolektif kandırmacayı.
Sonra Berlin'i yazdım.
İzmaritin bile bir bedeli olan Berlin gibi çok şehir var dünyada.
"Özgürlük" denilen şeyin başkasının alanında bittiğini hatırlatmak isterim.
Ardından Sağlık Bakanlığı konuştu.
Yetmedi, bir daha konuştu.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Sigara ve sağlıksız beslenmeyle mücadelede yeni bir döneme gireceğiz. Kapalı alanlarda sigara kullanımına yönelik yeni mevzuat düzenlemelerini kısa sürede Meclis gündemine taşıyacağız" dedi.
Görüşmeler, konuşmalar olgunlaştıkça; bakanlık yeni öngörülerini de kamuoyuyla paylaşmaya devam etti.
Ve şunu düşündüm.
Evet; bu kez doğru yerden esiyor rüzgâr.
Çünkü mesele hiçbir zaman "sigara içilsin mi, içilmesin mi" değildi.
Haberin DevamıMesele, dumanın dayatılmasıydı.
Dört tarafı cam, üstü tente, kışın kaloriferli, yazın klimalı yerlere "açık alan" deme konforuydu.
Hukuku kelimelerle esnetme alışkanlığıydı.
Herkesin bildiği ama kimsenin dillendirmediği o gri alanları aslında tartışmaya açtım.
Şimdi o gri alan daralıyor.
"Yarı açık" denilen yerlerin aslında kapalı olduğu kabul ediliyor.
Bina girişlerinden 5 metre kuralı geliyor.
Çocuk parkları sigarasız alan ilan ediliyor.
Sahillerde bile bir düzen arayışı var.
Bu detayların hepsi teknik gibi görünebilir ama değil.
Bir ülke, sigaraya başlama yaşının 16'ya düştüğünü konuşuyorsa, artık konforlu cümleler kuramaz.
"Kimseyi kırmayalım" lüksü kalmaz.
Orada devletin refleksi devreye girer.
Şunu kabul edelim.
Türkiye bir zamanlar bunu başardı.
Kapalı alanlarda sigara yasağı geldiğinde hayat bitmedi.
Kafeler kapanmadı.
Restoranlar boşalmadı.
Aksine...
Herkes biraz daha rahat nefes aldı.
Sonra biz yine yaptık yapacağımızı.
İşi tanımlarla idare etmeye başladık.
Camı koyduk, brandayı çektik, adı "açık alan" oldu.
Şimdi o parantez kapanıyor.
Ben bunu önemsiyorum.
Destekliyorum.
Ve bir gazeteci refleksiyle şunu da ekliyorum.
Asıl sınav şimdi başlıyor.
Yasa çıkarmak yetmez.
Denetim şart.
Haberin Devamı"Aman canım" refleksi yine devreye girerse, her şey başa döner.
Ama bu kez toplum daha hazır.
Sigara içmeyenler artık sadece rahatsız değil; daha bilinçli.
Sigara içenlerin büyük bölümü de bunun kişisel bir tercih olduğunu, başkasının alanına taşmaması gerektiğini biliyor.
Yani aslında ortada bir kavga yok.
Bir denge arayışı var.
Bu kadar basit.
Ve bu kez galiba doğru yerden tutuyoruz meseleye.
BİR HATIRLATMA
BİR küçük not daha... Bu konuda yazdıkça birçok okurdan aynı hatırlatma geldi. Nargile salonları... Pardon, nargile kafeleri. Adı ne olursa olsun, duman aynı duman. Şundan neredeyse eminim. Sağlık Bakanlığı 'açık alan' tanımını yeniden yaparken nargileyi bu parantezin dışında bırakmayacaktır. Çünkü mesele sigaranın formu değil, dumanın kendisi. Ama okurdan gelen bu notu da yazmak istedim. Çünkü nargile, yıllardır masum bir sosyalleşme aracı gibi sunulsa da, dumanı en yoğun, en uzun süre solunan alışkanlıklardan biri. Eğer gerçekten dumansız hava sahasından söz ediyorsak, burada da bir netlik şart. Kelimelerle idare edilen alanlar dönemi bitiyorsa, bu başlık da doğal olarak o listenin içinde olmalı. Bir hatırlatma olsun. Hem okurdan, hem hayattan.
Haberin DevamıYEDİ KERE DÜŞÜP SEKİZ KERE KALKMAK
SÜLEYMAN Demirel'in o meşhur sözünü unutmam.
"Bu fötr şapkayla altı defa gittim, yedi kere geldim."
Siyaset tarihimize sadece cümleleriyle değil, o fötr şapkayla da kazındı Demirel.
Şapkayı kaptırmamak için verdiği mücadele bile başlı başına bir metafordu.
Bir gün "Bu şapka artık benim değil, milletin" dediğinde, o fötr şapka demokrasiye ait bir simgeye dönüşmüştü.
Sonradan öğrendik ki; Demirel bu sözü söylerken bir Japon atasözünden etkilenmişti.
"Nana korobi, ya oki."
Yani "Yedi kere düş, sekiz kere kalk."
Tijen Mergen'in "Yedi Kere Düş, Sekiz Kere Kalk"kitabını okurken; Demirel'in demokrasimizi tarif ederken kullandığı o sözler aklıma geldi.

15