Demokratik cumhuriyet ve hukukun inşası
Kuvvetler ayrılığı olmayan sistemde demokrasi mümkün mü, yoksa bu sadece tarihsel nostalji mi?
Yazı, Demokrasi Platformu konferansında tartışılan kuvvetler ayrılığının demokrasinin temeli olduğu fikrini işliyor. Osmanlı döneminden Bediüzzaman Said Nursî'ye, Namık Kemal'e kadar olan düşünce mirasıyla, bugünün "tek kişilik yönetim" sistemini eleştiriyor. Ancak bu tarihsel örnekler bugünün katı kurumsal gerçeklerine karşı ne kadar etkili olabilir?
Demokrasi ve hukuk çağrısı-1
Yürütmenin yanısıra yasama ve yargının güdümüne sokulduğu "tek kişilik yönetim"de komadaki siyaset, demokrasi ve hukuk çağrılarıyla yeniden hareketleniyor.
Türkiye'de siyasal sistem ve demokrasi tartışmalarının yoğunlaştığı vetirede, aydınların oluşturduğu Demokrasi Platformu'nun ülke sorunlarına çözüm çalışmaları ilgiyle izleniyor.
Bu bakımdan Ankara'da yapılan "Önce siyaset değişmeli" başlıklı "bahar konferasları"nın ilkinde tartışılan "gerçek demokratik cumhuriyet ve hukuk çağrısı" büyük önem taşıyor.
Öncelikle panelin açış konuşmasında "Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) bireysel kararlardaki ürkekliğinin hukuka zarar verdiği"nden yakınan AYM eski Başkanı Haşim Kılıç'ın "12 Eylül askerî vesâyetinin boşluğunu yeni rejimde bir başka vesâyet doldurdu" tesbiti dikkat çekiciydi. Hukukun üstünlüğüne vurguyla Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının cesaretle uygulanması, "İyi insanların susarsa kötülükler sürer" uyarısı oldukça önemliydi.
"KUVVETLER AYRILIĞI YOKSA ANAYASA YOKTUR..."
Yine gazeteci yazar-hukukçu Taha Akyol'un, demokrasilerde "hâkimiyet yetkisi"yle "kuvvetler ayrılığı"nda "yasama"nın Meclis'te, "yürütme"nin seçilmiş hükümette, "yargı"nın bağımsız mahkemelerde tecelli ettiğini nazara vererek, "Kuvvetler ayrılığı yoksa anayasa yoktur" tesbiti panelin fikri eksenini oluşturdu.
Bu açıdan devrin ilim erbabından tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın "mahkemelere efkâr-ı umumiyenin itimadı" sözünden yargıya güvene, Anayasanın "mahkemelerin bağımsızlığıyla hâkim teminatı"na atfı anlamlıydı.
Akyol'un, devletin artık "nizâm-ı kadîm"le (klasik yöntemle) idare edilemeyeceğini söyleyen 3. Selim zamanında "ittifak-ı âlâyla (oy birliğiyle) Osmanlıda sosyal, siyasi, askerî, fikrî, tarihî değişimin "nizâm-ı cedîd"le (yeni düzenle) temellerinin atıldığı ve 1876 Kanun-u Esasi'yle "kuvvetler ayrılığı"na karşı Fransa'da 1893'te jakobenlerin demokrasinin temeli "kuvvetler ayrılığı"nı kaldırıp "kuvvetler birliği"ni dayattıkları değerlendirmeleri ayrıca dikkate değerdi.
Zira 1921 Anayasasında "hâkimiyet bilâ kayd u şart milletindir" esasıyla İcra Kurulları Heyeti'nin (Bakanlar Kurulu'nun) millet irâdesinin temsilcisi Meclis'ten çıkması; "demokrasi, hukuk, aydın olmak söylemeyi gerektirir" ifadesiyle şair ve büyük bir düşünür Namık Kemal'den "sus, sus, sustan başka ses duyulmuyor!" sözünü nakletmesi "istibdat rejimleri"ni târif ediyor.
Bundandır ki Namık Kemal'in 18. yüzyıl sonlarında Osmanlıda ilk kez "kuvvetler ayrılığı"nı savunduğunu, 1876'da yazdığı makalede "Eğer teşri ve temyiz, yani yürütme ve yasama bir olursa, istedikleri gibi zâlimane kanunlar yaparlar" ikazı kayda değer bulunuyor. Keza büyük hukukçu Babanzade İsmail Hakkı'dan aktardığı "Hakikat sahnesinde bütün kuvvetler bir noktada toplanırsa neticesi keyfî idare ve istibdat olur" hükmü vakıayı ele veriyor.
"KUVVETLER BİRLİĞİ, KEYFÎ İDARE VE İSTİBDAT OLUR..."

16