Yaz bitti biter. Gider o altın saçlı bronz kadın. Yaz aşkları denen terli rüya kaybolur âniden. Birden uyanırsın. Git bak topladığın çakıl taşlarına, istiridye kabuklarına, deniz yıldızlarına. O fotoğraflara. Artık onlar terk edilmiş bir evin ıssız bahçesinde bir yaban hissidir. Adı saklı deli divâne dervişlerindir artık o ıssız kumsallar. Bir düşünür edası değil, çözülmüş bir depresyon belki de. Bir olgunluk hissi kendisiyle baş edenlerde.
Ben bilirim, kimse bilmese de...
***
Yağmur fakat bu şehre nasıl da yakışır. Bu İstanbul'dur ki illâki hazandır.
Şehre yağmur şakırtılarla gelir, bu bilinir. Dobra bir iç dökme, gözpınarlarında tomurcuklanan bir kelime. Şırak diye yanınızdan su sıçratarak geçen dört tekerli mülkiyet kaleleri. Sonra boşalan meydanlar. Meydanların melankolik cazibesi gelir sonra. İnsanlar yakasını kaldırır, başını öne eğer, şemsiyelerine saklanır oralarda.
Yağmur kendine çekilmişlerin sanki bir nefs terbiyesi, bir dostla dertleşmeyi de anımsatır bana. Güzel bir şey olur da sevinçten boşanır ağlar ya insan. Hani ardı bir gönül ferahlığıdır ya bazı dertlerin. Öyle gelir yağmur bana.
"Yağmurun sesine bak aşka davet ediyor, cama vuran her damla beni harap ediyor," şeklinde şarkılarımız da vardır. Mine Koşan kemanlar eşliğinde bir söyler, insanın kalbi darbuka olur inler. Öyledir. Erkin Koray'ın aynı şarkıya yaptığı gitar 'cover'ına bakarsanız daha bir gamlıdır. Sultanahmet'te Türkçeyi yeni öğrenmiş eski bir hippi oturur o şarkının ıslak iskemlelerinde,
Yağmur bir iç sessizliği. Bir durulma bir nefeslenme, bir sevinç nebatatta. Taşta, kayada, şirin bir kız çocuğunun karşı penceredeki buğulanmış siluetinde. Yağmurla bereketlenir göller. Dere yataklarına ev dikenlere bir tokattır fakat yağmur. Sel basar aç gözlü şehir planlayıcılarını. Müteahhitler kılık değiştirip saklanır. Rögar kapakları patlar bakımsızlıktan. Su, yayılır şehre. Suyu tutmasını bilmeyenlerde bir gevezeliktir kuraklık. Kim bilir bir arınma vesilesidir belki de.
Yağmuru dinler, sokaklarda gezinirken, daha birkaç gün önce sıcaktan şikâyet edenlerin düşünceli, ikircikli yüzlerine bakarım. Hayatlarını mı gözden geçirirler ne Dün sızlandıkları şeyin ne kadar önemsiz olduğunu mu kabul ettiler acaba Mevsim dediğin bir ömrün hikayesidir çünkü. Yağmurlar gelir karlar düşer. İnsandır, tekâmül eder...
Yağmurdur, tıkar mazgalları. Şehri sel basar, hep sınıfta kalınan zor bir ders gibi sonra...
Uzatırım ben avuçlarımı damlalara, duru suyla serinletirim sözlerimi. Kepimi çıkarıp dazlak kafamı veririm yağmura, yıka derim ey Rahman, ey âşık olduğum, yıka ağzımı alnımı gözlerimi.
Yağmurun bir hayrı dokunsun bana.
***
Bir "Kenzi mahfi" alır beni yağmurda. "Gizli bir hazineydim bilinmek istedim," diyen sözler iner üstüme. İner. Bir dikilirim şöyle. Denizin dalgaları bir destur, bir temkin gibi yükselir kıyıda, bir "edep ya Resulullah" düşer akla. Çekerim içime siyasetten temizlenmiş ve hazmedilmiş bir tarih gibi o yağmur kokusunu da.
Toprak çayır çimen kokusu şehrin parklarındadır, fakat aslı kırda... Orada şakırtılarla değil pıtır pıtır bir yağmur ya da Antalya ormanlarında şorrr diye boşalan bir kovanın nefessiz bırakan şahadetiyle. Elmalı'da Kaygusuz Abdal mis gibi çam kozalağı kokar. Onun, "Âdem mânâya denir, suret ile kaş değil" sözü karışır zifiri yeşil ormanlarda kalan son ceylanın sürmeli gözlerine.
Topraktan geliriz amenna da deryalardır menşeimiz. Bedenimizin yüzde 60'ı, o iç su, açar mânâ ağzını yağmurda. Açar da ıslatır gırtlağını içimizdeki atâlet. Bir kuantum sıçraması desem, yeri değil. Sudan geldik suya döneriz, desem. En iyisi.

10