Şaşar Beşer ve İnsan

Pazar sabahı kalkıp aynaya baktığınızda gördüğünüz şey tam olarak nedir Biyolojik bir organizma mı, yoksa üzerine felsefeler kurulan, en mühimi ilahî hitaba muhatap kılınan, eşrefi mahlûkat adındaki o sırlı varlık mı

Gündelik dilde sık sık birbirinin yerine kullandığımız bu iki kavram, yani Beşer ve İnsan, eş anlamlı değil. Aralarında hazin bir mesafe var. Beşer, nesnel bir veriyken, insan bir inşa, bir iddia.


Sancılı bir idrak mücadelesidir...

***


Etimolojik olarak "beşer," derisi açıkta, kıl postunu çıkarmış fiziki canlıyı ifade eder. Doğar, beslenir, ürer, barınır, hastalanır ve ölür. Bu boyutuyla beşer, tabiat döngüsünün bir parçası, dürtülerinin icracısıdır. Yeryüzünün en gelişmiş primatıdır belki ama henüz "İnsan" değildir.


Homo sapienstir...


Peki tamam da biyolojik bir canlı olan "şaşar beşer," ne zaman ve nasıl varoluşsal anlamda sıçrar da "insan" olma niteliği kazanır


Sıçrama, soyutlama yetisinde ve düşünme kâbiliyetinde gizlidir. Soyutlama; "şimdi ve burada" olanı parçalayıp yeniden tahayyül edip kurabilme gücüdür. Önündeki bir taşa bakan beşer, onu sadece bir engel, bir silah olarak görür. İnsan ise o taşı zihninde taşlığından koparır; ona bir anlam, bir sembol, bir sanat eseri ya da bir kutsallık yükler. İnsan, biyolojik evrimin değil, zihinsel ve mânevi bir dönüşümün meyvesidir.


Beşer iki ayak üstüne doğrulmuştur doğrulmasına da insan olabilmek için birkaç yüz bin yıl boyunca sürü hâlinde dağ taş koşturması, içindeki Âdem'i beklemesi gerekmiştir.

***

Beşer, topluluk hâlinde yaşama güdüsünü içerir. Beşer, kendi içinden çıkmış olan "İnsanın" ona hediye ettiği dil ve kelâm sayesinde direksiyonu insana doğru kırar, kırmıştır.


Fakat zihinsel soyutlama kâbiliyeti, beraberinde yakıcı bir sancıyı da getirir: Birey olma bilinci.


İspanyol filozof Ortega y Gasset, Kitlelerin İsyanı'nda kitleyi ve sürüyü tanımlarken, "herkes" gibi hissetmekten memnuniyet duyanlardan bahseder. Sürü, beşeriyetin kolektif sığınağıdır. Sürüde sorumluluk yoktur, karar alma baskısı yoktur. O ait olduğu kalabalığa uyar.


Ne ki, herkesin aynı şekilde düşündüğü yerde, aslında kimse düşünmüyor demektir.


Ancak kendi üzerine düşünebilmeyi beceren kişi, sürünün emniyetli çemberinin dışına kayar. Bireysel tefekkür, insanı kaçınılmaz olarak yalnızlığa da sürükler. Sürünün konforunu terk edip eylemlerinin sorumluluğunu üstlenen insanın omuzlarına damperli kamyonlar biner.


O yüzden düşünen insanlar öne doğru eğilir, omzundaki yükü kontrol ederek yürür giderler...

***

Sürü, bireye "Sen herkes gibisin, güvendesin" derken, Rahmanî amacı sezen bilinçli yalnızlık, "Sen tek başınasın ve kararların sana ait" diyerek insanı özgürlüğün baş döndürücü uçurumuna bırakır. İnsan olmak, tam da bu uçurumun kenarında, o peygamberane sesi duyarak dikilme cesaretidir.


Bu ayrım, felsefi bir fantezi değildir.


Kur'an-ı Kerim incelendiğinde, "beşer" ve "insan" kelimelerinin çoğu yerde belirgin bir üslup farkıyla kullanıldığı görülür. Beşer, topraktan ve çamurdan yaratılan, yiyip içen bir yapıyı simgeler. Peygamberlerin dahi insani biyolojilerine vurgu yapılırken "Ben de sizin gibi bir beşerim" ifadesi seçilir. Ancak ne zaman ki o beşerî forma ruh üflenir, bilgi ve sorumluluk başlar.


İşte orada sahneye "el İnsan" çıkar.


İnsan, emaneti üstlenen, en güzel biçimde yaratılıp aşağıların aşağısına düşme riskiyle sınanan çelişkili, dinamik ve ahlâki bir varlıktır.


Tasavvuf bu ayrımı bir "nefs yürüyüşü" olarak okur. Sufilere göre beşeriyet, aşılması gereken dış kabuktur. Kuşeyrî'den İbn Arabî'ye kadar ârifler, beşerî arzularının esaretinde kalanları birer "Sûret İnsanı" olarak görürler. Hz. Mevlânâ'nın sarsıcı uyarısı da odur: