Türkiye'de toplumsal ve siyasal hayatın en dinamik fay hatlarından biri olan İslamcılık, son çeyrek asırda devasa bir kabuk değişimi yaşadı. 1980'lerden 2000'lerin başına kadar "devleti ele geçirme," "toplumu yukarıdan aşağıya dindarlaştırma" ve "Batı karşıtı alternatif bir medeniyet kurma" iddialarıyla beslenen bu akım, bugün yerini Şehirli Muhafazakâr bir eğilime, şekil itibarıyla olmasa da davranış itibarıyla yeni tür bir sekülerleşmeye bırakmıştır.
Bu radikal değişim, dinin veya dindarlığın yok olması demek değil. Aksine, Muhammedî düşüncenin otoriter siyasal projelerden, vesayetlerden kurtularak özüne, hikmet, hak, adâlet ve en mühimi gündelik hayat tercihleri kulvarına çekilmesidir. Bu dönüşümü kavrayabilmek için önce Türkiye'deki iki ana tarihsel İslamcı damarı hatırlamak gerekir.
***
İlki köktenci damardır. Cumhuriyet dönemi muhafazakâr gençliğine aktivist bir retorik ve özgüven aşılayan Halidî-Nakşî müridi Necip Fazıl'ın "Büyük Doğu" vizyonu ile başlayan, Nurettin Topçu, Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, İsmet Özel ile süren "yerli"... Ama aynı zamanda 1960'lardan itibaren Mısır ve Pakistan'dan yapılan tercümelerle (Mevdudî-Seyyid Kutub) yürüyen "ithal" bir çizgidir bu.
İthal kol, sistemi ve baskıcı laiklik düzenini topyekûn "gayrimeşru" kabul eder. Temel amacı, uzlaşmasız bir ideolojik tavırla devleti ve toplumu kökten değiştirmektir. Şiddeti reddedenlerde dahi sistemi devirme arzusu esastır.
İkincisi, Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Görüş hareketinin temsil ettiği mutedil damardır. Bu damar, sistemi dışarıdan devirmek yerine seçim ve sivil kurumlar kanalıyla "içeriden fethetmeyi" esas almıştır. Sistemle silahlı çatışmaya girmemiş, parlamenter mekanizmaları kullanmıştır.
Özetle devrimci, radikal hat "sistemi reddedip devirmeyi," mutedil hat ise "sisteme girip iktidarı almayı" hedefler. Ancak her iki hat da en nihayetinde "devlet odaklı" bir toplum mühendisliğidir.
***
Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, Namık Kemal, Said Halim Paşa, Mehmed Âkif ve çevresi... Onlar, kurucu babalar, İslam'ı terakkiye mâni değil, terakkinin şartı olarak görüyorlardı. 20. yüzyılın ortasına gelindiğindeyse Kahire'den ve Lahor'dan havalanan fanatik söylem, İslamcılığı fundamentalist bir asık suratlılığa dönüştürdü.
Seyyid Kutub'un Yoldaki İşaretler'inde, toplumu külliyen "Cahiliye" ilan eden ve cihat/başkaldırı metodunu savunan tekfirci tezlerine karşı, Müslüman Kardeşler'in ikinci mürşidi Hudeybî "Bizler Dâvetçiyiz, Yargıç Değil" dedi:
"Bizim vazifemiz insanları yargılamak değil, onlara dâvette bulunmaktır. Kelime-i tevhidi telaffuz eden bir kimseyi, günahı ne olursa olsun toplumdan tecrit edip 'Cahiliye mensubu' veya 'kâfir' sayamayız."
Artık şunu söylemeliyiz: Kutub'un düşüncesi, sezon finalini DEAŞ ile yapmıştır...
Bu çizginin mirasçıları şiddeti teolojik bir mecburiyet olarak tanımladılar, gri alanı yok saydılar ve kendi yorumladıkları bir şeriatla yönetilmeyen her düzene, kavramı bozarak "Tağut" dediler. Kendilerini hem hâkim hem de cellat ilan ettiler.
İran Devrimi'nden çok önce Ali Hamaney, Seyyid Kutub'un eserlerini bizzat Farsçaya çevirmişti. O sert dil, bugünkü rejimin kodlarına sızmıştır.
Kutub'a ötekileştirici kavramları veren ve siyasi tutarsızlıklarıyla ünlenen Hintli Mevdudî de dini siyasi bir kakofoniye indirgemişti.
Mevdudî'nin ve Kutub'un en büyük yalpalaması, "devleti" İslami hayatın "amacı" hâline getirmeleridir.
Oysa Anadolu Erenlerinden biliriz ki dinin amacı insanı, insanıkâmil mertebesine çıkarmaktır. Nurlandırmaktır. Ârif kılmaktır...
***
AK Parti'nin 2000'lerin başında "Biz Millî Görüş gömleğini çıkardık" çıkışı, işte bu klasik İslamcı bagajın tasfiyesiydi. Ancak asıl dönüşüm, İslamcı kadroların devleti gerçekten yönetmeye başladığı son 15 yılda toplumsal tabanda gerçekleşti.
İktidara gelen reformist İslamcılar, devleti dönüştürürken kendileri de dönüştüler. Öyle ki Erdoğan, Eylül 2011'de, Tahrir'in ardından Kahire'de şunları söyledi:
"Türkiye'de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Kişi laik olmaz, devlet laik olur. Ben Mısır'ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır'da yeni rejim laik olacaktır."
İhvan bu sözlere çok kızdı...
Ardından 2016'da Tunus'ta Gannuşi, Siyasal İslam'ı bıraktıklarını, artık "Müslüman demokrat" olduklarını ilan etti...

8