Felsefemizin kurucu metinleri Batı dillerine aktarılırken çoğunlukla değiştirilmiştir. Edward FitzGerald'ın 1859 tarihli Hayyam-Rubaiyat baskısından, Farsça bilmeyen Coleman Barks'ın Mevlâna çevirilerine, İbn Arabî'nin Spinoza süzgecinden geçirilip panteizme indirgenmesinden İbn Haldun'un pozitivist sosyolojiye hapsedilmesine uzanan bir istismardır bu.
Medeniyetimizin düşünce dünyası, Batı'nın seküler semt pazarında ikinci el bir nesneye dönüştürülmek istenmiştir...
***
FitzGerald'ın yaptığı bir çeviri değil, bir "yeniden yazma" ya da kurnaz bir "uyarlama" idi. Hayyam'ın farklı rubailerini birleştirmiş, parçalamış, bazen sadece Hayyam yerine kendi dizelerini yazmıştır. Eserdeki birçok rubainin Farsça orijinalinde karşılığı yoktur. Hayyam'ın 11. yüzyıl tasavvufi, felsefi ve gürüldeyen sesi, kitapta 19. yüzyıl İngiliz huysuzluğuna bürünmüştür.
FitzGerald bir mektubunda, "Onların bize kıyasla biraz sanata ihtiyacı var, bu yüzden onlara şekil verirken büyük özgürlükler alıyorum" diyecek kadar oryantalist bir züppeliğe sahipti. Doğunun felsefesini, Batının "üstün" estetik kalıplarına dökerek "terbiye ettiğine" inanıyordu.
Eserin 1859'da yayımlanması da tesadüf değildir. Aynı yıl Charles Darwin'in Türlerin Kökeni ve John Stuart Mill'in Özgürlük Üzerine adlı eserleri yayımlandı. Viktorya İngiltere'si, din-bilim çatışmasında büyük bir "mânevi kriz" yaşıyordu. Geleneksel Hıristiyanlık dogmalarının sarsıldığı bu dönemde, Hayyam'ın şiiri şimdilerde çok sık karşımıza çıkan, "Bugünü yakala, ânı yaşa," (carpe diem) farfarasına vardı. İnancını kaybetmiş İngiliz aydınlarına sanal bir sığınak oldu.
İlk baskı sadece 250 adet idi ve satmadı. Kitapçı, satılmayan kitapları indirimli kelepir sepetine attı. Eserin kaderi, Kelt dilleri uzmanı Whitley Stokes'un onu bu sepetten alıp, dönemin ünlü bohem şairlerine göstermesiyle değişti. Bu bohemler, esere sonradan yapıştırılmış hedonist tonu o kadar benimsediler ki, dilden dile yayarak devasa bir edebiyat tarikatı yarattılar. Kötü çeviri küresel bir şöhrete dönüşmüştü...
FitzGerald'ın Rubaiyat'ı, Hayyam maskesi takmış bir 19. yüzyıl snobunun varoluşsal velvelesidir. Batı'nın Doğu'yu nasıl görmek istediğini buradan anlayabiliriz.
***
Tercüme iğfallerine bir örnek de İbn Arabî ve İbn Haldun'dur. Batı düşüncesi İbn Arabî'yi keşfettiğinde, onu kendi felsefi geleneğine Spinoza'nın "Panteizm" kavramına yerleştirir. Oysa bu Arabî'nin kurduğu düşünce evreninin aslını esasını ıskalamaktır. Panteizm "Evren Tanrıdır" der, maddi olanı kutsar ve ilahi olanı doğanın içine hapseder. İbn Arabî'nin Vahdeti Vücud'u ise evreni bir ayna, bir gölge, bir "tecelli" olarak görür. Yaradan ile yaratılan arasındaki o Muhammedî fark korunur. Arabî'nin metinlerindeki o baş döndürücü irfanî derinlik, özet olarak bir tabiat tapıcılığına çevrilmiştir.
***
Benzer bir "cansızlaştırma" İbn Haldun'un başına da gelmiştir. Batı akademisi, Mukaddime'yi keşfettiğinde onu büyük bir coşkuyla Comte veya Durkheim'ın "müjdecisi" yani modern sosyolojinin babası olarak alkışladı. İlk bakışta bir onur gibi görünen bu etiket, aslında İbn Haldun'un kurduğu ilmi, pozitivist bilimin cenderesine hapsetme girişimiydi. İbn Haldun'un tarih felsefesi; devleti, asabiyeti ve doğuş-çöküş döngülerini incelerken ilahi nizamı, ahlâki çürümeyi ve insanın metafizik konumunu denklemin dışında bırakmaz. Onu alıp "toplumsal veri analisti" gibi okumak, mânevi metodolojisini eksik anlamaktır. Batı, Haldun'un tarih felsefesini budamış ve geriye takırdayan bir hatıra bırakmıştır.

3