Toplumsal yaşam; sadece aynı şehri, aynı ülkeyi paylaşmakla değil, "görünmez" bir mutâbakat metni üzerinde anlaşmakla mümkündür. Yasaların gücü, arkalarındaki ahlâki ve kültürel anlaşma metninden, o meşruiyetten gelir. Ancak modern dünya, "farklılıkların zenginliği" yerine, "ötekinin yok edilmesi" esasına dayanan yıkıcı bir kutuplaşma girdabına sürüklenmiştir.
Karşımızdaki gerçeklik; toplumu ayakta tutan ortak etik değerlerin, yazılı ve yazısız kuralların eridiği, kültürel çözülmenin eşlik ettiği derin bir toplumsal yarılmadır...
***
Büyük rüşvet yolsuzluklarıyla çalkalandığımız şu günlerde bilmeliyiz ki, mânevi çimentomuzun erimesi çok tehlikelidir...
Toplumu bir arada tutan mânevi inanç, değerler bütününü "kolektif bilinç" olarak adlandırabiliriz. Teknolojik dönüşümlerin hızı, bu kolektif bilincin ürettiği kaideleri zayıflattığında ortaya "Dağılma" eğilimi çıkar. Bu kuralsızlık/ dağılma süreci birey ile toplum arasındaki organik bağı koparır. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin âdil olduğuna dair ortak pusula kaybolunca, ilk çöken duygu "Güven" olur.
"Emin" olduğumuz dağlara kar yağar, ki yağmıştır...
Yüksek güven düzeyine sahip toplumlar krizlere karşı dirençlidir, çünkü orada "sosyal sermaye" güçlüdür. Ortak ahlâki yapıların aşındığı bir düzende kurumlara, adalete ve birbirimize inancımızı kaybederiz. Adalet duygusunun sarsılması, hukuki ve sosyal çözülmeyi getirir. Küçük kural ihlallerinin, liyakatsizliklerin ve yalanın normalleşmesi, daha büyük hukuksuzlukların ve toplumsal kaosun kapısını aralar. Ortak fayda fikri çöktüğünde, bir "narsisizm kültürü" baş gösterir. Toplumsal sorumluluğun yerine, tamamen egoist hazlar, menfaat ve paçayı kurtarma stratejileri konur.
***
Bu çözülme ikliminde birey, maruz kaldığı derin yalnızlık ve emniyetsizlik hissiyle baş edebilmek için yeni sığınaklar arar. "Ekşimiş Modernite" olarak tanımlanabilen bu belirsizlik çağında, karmaşadan kaçmak için, akkara (ilkel) formüllere ve modern aşiretlere sığınılır. İşte bu noktada ideolojik kutuplaşma yerini daha tehlikeli olan "Duygusal Kutuplaşmaya" bırakır.
Günümüz dünyasında kutuplaşma, kendi grubuna duyulan sevgiden ziyade, karşı gruba beslenen nefret ve korku üzerinden beslenmektedir. Böylece zehirlenen zihnimiz, sezgisel olarak seçtiğimiz tarafı haklı çıkaracak argümanlar üreten şedit bir avukatın cübbesini giyer, giymiştir.
Dijital çağın yankı odaları ve algoritma tasarımları bu evrimsel zaafı körükler. Benzer düşünen insanların birbirlerini dinledikleri bu steril odalar, fikirlerin radikalleşmesine yol açar. Karşı tarafın argümanları dinlenmez, sadece karikatürize edilir. Böylece sosyal yaşam, gerçekçi vaatlerin tartışıldığı bir müzakere alanı olmaktan çıkar, kabile savaşlarına döner...
***
Türkiye ölçeğinde kültürel kutuplaşma, köklü bir tarihsel arka plana ve zihniyet kırılmalarına dayanır.
Türk edebiyat hafızası, bu topraklardaki zihin depremlerini bir sismograf gibi kaydetmiştir. Tanpınar'ın "iki medeniyet arasında bocalayan" toplum olarak özetlediği bu coğrafyada kutuplaşma, ilkin coğrafi mekânlar ve yaşam tarzları üzerinden somutlaşmış, arada Türkçenin köklü zenginliği de zaafa uğramıştır...
Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye romanı, bu kültürel kamplaşmanın tepe örneğidir. Simgesel Fatih ve Harbiye semtleri, birbirini anlamaya çalışmayan, karşılıklı önyargılarla örülü iki ayrı gezegendir.
Cumhuriyet'in ilanından sonra bu yarılma aydın-halk kutuplaşmasına evrilir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban romanı, bu aşılmaz Berlin Duvarlarını en çıplak haliyle sergiler. Anadolu'nun bir köyünde bir "yabancı" olarak kodlanan Ahmet Celal'in trajedisi, ortak bir ülküde zinhar birleşemeyen iki kutbun hikayesidir...

9