Kendini sansürleyen yazamaz

Laf kalabalığına saklanma hastalığı ve onaylanma hırsı...


Modern psikoloji tüm bu farklı tezahürlerin kökeninde, çocuklukta çekilen duygusal acıdan (travmadan) kaçma dürtüsünün ve beynin "tanıdık" kimyasal sarsıntılara duyduğu açlığın yattığını gösterir. Beden, sakinliğin getirdiği sadelikten korkarak o eski bildik kaosu, öfkeyi ve kendine acıma senaryolarını yeniden ister. Bu durum, zihnin olası bir cennet yerine "tanıdık" bir cehennemi tercih etmesidir.

***

Bu ruhsal krizin en derin okumasını Carl Jung yapar. Jung bunu, insanın "tamamlanmışlığa" ulaşmak için duyduğu susuzluğun dışavurumu olarak görür. İnsan anlam arayışında tökezlediğinde, boşluğu sahte feveranlarla doldurmaya çalışır.


Çözüm, kişinin bu boşluğu kendi "Hayvanıyla- Gölgesiyle" yüzleşerek doldurmasıdır. Bilinçdışına ittiğimiz, reddettiğimiz karanlık yönlerimiz yok olmazlar; envaiçeşit kompleksler halinde bizi yönetirler. Dışarıda en tahammül edemediğimiz şeyler genellikle kendi içimizde yüzleşmekten kaçtığımız o alelacayip şeylerdir.


Gölgeyle yüzleşmek, o karanlıkları yok saymak değil, kabul edip enerjilerini yaratıcılığa dönüştürmektir...


İşte tam bu noktada yaratıcı sanat eylemi, estetik bir üretimden ziyade bir simya işlemi olur. Yazarın teenni ile işlediği karanlık yön, yıkım olmaktan çıkar ve derinlikli bir derse dönüşür. Dostoyevski'nin yeraltından gelen sesleri, Goethe'nin Faust'undaki Mephistopheles'i, bu dönüştürücü gücün kanıtlarıdır.


Gölge sadece bireysel değildir. Toplumun riyakârlığını, sistemin çürüyen yanlarını anlatan eserler, kolektif gölgeyle yüzleşmemizi sağlar. Nasreddin gibi "oyunbozan" arketipler, absürtlükle kuralları yıkarak aklın kör noktalarını ifşa ederler.

***

Modern dönemde ise bu tablo kördüğüm olmuştur. Sistem; acıyı, ölümü, yaşlanmayı ve hastalığı dışlayarak pürüzsüz ve steril bir pozitiflik, "Tekdüzeliğin Cehennemini" yaratır. Sahiciliğini yitiren insan, içindeki basıncı marjinal sanatta, yeraltı filmlerinde ve gerçekçi polisiyelerde gidermeye çalışır. Dedektifin şehrin tekinsiz dehlizlerine inişi aslında modern bireyin yitirdiği o sahici ama gerçek duygulara duyduğu açlığın tezahürüdür. Her şeyin fotokopilerden ibaret olduğu bir düzende, insan acı çekmeye bile razıdır.


Yeter ki gerçek bir şey hissetsin...

***

Sansür ise, sistemin Gölge'yi zorla halının altına süpürmesidir. Toplumdaki ahlâki çürümeyi, rüşveti veya o büyük indiragandi düzenini edebiyattan ve sanattan sansürlediğinizde, bu kötülükler yok olmaz. Bilakis kusursuz görünen ahlâk maskelerinin ardında daha da vahşileşerek büyür.


Kusursuz, steril kahramanlar okura sadece kendi yetersizliklerini hatırlatır. Umut, "bana damdan düşeni getirin" diyen o kadim Nasreddin bilgeliğinde gizlidir. Yazar, zaafları olan, düşen, yenilen ama bir şekilde ayağa kalkmayı başaran karakterler yarattığında, okurun ruhundaki o varoluşsal yaraya dokunur. Gerçek şifa, mükemmellikte değil, o yaraların içindedir. Ümitvar yazar, karanlık malzemeyi alır ve içinden bir mânâ çıkarır. Kaosu gösterir ama aynı zamanda okurun o kaosun içinden geçebileceği köprüyü de işaretler...


"Ümit vermek", o karanlığı görmezden gelen bir Pollyanna değildir. Gerçek ümit, yeraltına inmeyi göze almış, cehennemi görmüş ama oradan sağ çıkmayı başarmış bir kalemin okura sunduğu şifadır.


Toplumsal gölgeyle ve yozlaşmayla savaşmanın en özgürleştirici yollarından biri de trajediyi mizaha çevirebilmektir. İnsanın kendi zaaflarına, toplumun defolarına gülebilmesi, karanlığın gücünü kırar.