Saz bedenli gencecik kızlar, insanlık kıyafetini çoktan çıkartmış mahlûkat tarafından kullanılıp balkondan atılıp dere yataklarına gömülüp, tarla kenarlarına...
Modern olacağız diye, çıplaklığı en ileri çağdaşlık diye, "ne var bunda" diye sunarak kızlarımızı kurban...
Burnumuzun direğini testosteron kokularıyla kıran taciz...
***
Bir an durup bakıyorum ekranlara. Sosyal medyaya, toplumsal cinnetin karanlık aynasına. Herkes birbirine düşman, herkes bir diğerinin kanına susamış. Hayır hasenat işlerinde Dolandırıcılar, Belediyelerde organize işler, siyasetin finansmanında "her yol Paris" bir ortam var. Ve ona buna yaranmak için yarışan trollerde bir panik havası...
Bir yanda -atmosfer olayları dâhil- her şeyden hükümeti sorumlu tutan sığlık...
Diğer yanda kendi içinde yaşattığı karanlık canavarlarla yüzleşmekten ölesiye korktuğu için faturayı insancıllığa, teenniye, inceliğe, ilim-irfana kesen "çarşı her şeye karşı" zihniyet.
Aynı çukurun içindeyiz...
Dinli, dinsiz, laik veya anti-laik; kabul edelim ki hepimiz aynı ahlâki çöküşün, aynı toplumsal cinnetin içerisindeyiz. Aynı madalyonun iki yüzü gibiyiz.
***
Sevmek için, anlamak için, kaybettiğimiz insanlığımızı yeniden bulmak için hep en başından Kitabımızın ferasetine sığınıyorum.
Dışarıda doymazlığa, cinselliğe tapan pagan bir bilinçaltı; içimde ise yakıcı bir yüzleşme hissi var.
Biliyorum eşrefi mahlûkat varsa, insanıkâmiller de var, umut da var...
Aklıma çocukluğum geliyor; anneannemden bana miras kalan, kadına hürmetli, insana şefkatli Bir Balkan Medeniyeti olarak Osmanlı...
Ve hemen ardından toplumun o karanlık, muhatap olmaya korktuğumuz dip yüzüyle ilk karşılaşmam... Ne büyük bir hayal kırıklığıydı o!
Terk edilmiş bir ülkeydi burası. Kimse alınmasın, Eski Türkiye, hurdacının burun kıvırdığı bir şeydi...
Kardeşimle birlikte Aksaray durağından sabah altıda, ıhlayıp tıslayan otobüslere biner, Bahçelievler'deki çamur deryası ilkokula giderdik. Temiz pak, terbiyeli çocuklardık. Otobüsler nefessiz, hıncahınç olurdu. Abilerin amcaların, koskoca adamların cinsel tacizleriyle ağlayan liseli ablalar görürdük. Sonunda tenha saatleri beklemeye ve okulu kırıp sinemaya kaçmaya başlamıştık. Yakalandığımda durumu anlattığım anneannem çaresiz bir ah çekmiş, "Maalesef çok hayvan var dışarda yavrum" demişti.
Sonuç, ana-babamızın inşa ettiği eve, Bahçelievler'in arka mahallesine göç ettiğimizde daha beter oldu. Çevre kirliliğinin dibi, hayvan tecavüzleri ve en önemlisi, küfür öğrenmeden bizi 'erkek' saymayan o sokak kültürü... Belki de orada kız çocuklarının eve kapatılmasının asıl nedeni buydu. Dışarda salyalı sırtlanlar vardı...
100 yıllık macerada insanlığımızda, Anadolu İrfanı denen şeyde çok derin bir yırtılma yaşanmıştı, orası belliydi.
Hacı Bektaş, Yunus, Mevlâna, Geylânî sisler içinde bilinmez kılınmıştı. Hoca Ahmet Yesevî de kimdi
"Kadının saklanması" öyle hastalıklı boyutlara varmıştır ki, sanırsınız bütün ilmihâller kadınları sapık erkeklerden korumak için yazılmıştır.
Kötülüğe teslimiyetin zımni kabullenişi değil midir bu
***
Bugün türlü çeşit medya kireçlenmiş ideolojiler üzerinden tiraj kumarı oynarken, mizah belaltı aşağılama ile "kah kah kih kih" servet yaparken, âşikâr bir "maçoizmin" şehvetperestliği hepimize sirayet ediyor gibi... Çağdaş görünmek için istismarı normalleştirenler ile at gözlüğüyle bakanlar taallukatı, aynı iltihabın farklı tezahürleridir bence.

3