Meydanlarda alkıştan yıkılan kalabalıklar, mükemmel taranmış saçlardaki reklam, milimetrik hesaplanmış sırıtışlarıyla halka hitap eden liderler... Peki ya hepsi bir ajansın kurguladığı senaryodan, saati 950 liraya kiralanmış figüranların tuttuğu alkıştan ibaretse
Ya her şey bir yalansa
Dünya siyaset tarihi artık iletişim ajanslarının sahneye koyduğu devasa bir tiyatro...
***
Bu işin kurucu babası gene ABD...
1930'larda California'da kurulan ilk siyasi ajans Campaigns, "Aday bir üründür, seçmen ise sıradan tüketici" demiş ve çağdaş bir herzeyi yumurtlamıştır. Margaret (Korkunç) Thatcher'ın ses tonunu, elbisesinin yakasını yeniden çizen ajanslardan beri siyaset bir pazarlama sektörüdür.
Trump 2015'te Trump Tower'ın merdivenlerinden inip adaylığını açıklarken, arkasındaki coşkulu kalabalığın New Yorklu bir figüran ajansından parayla tutulduğu ortaya çıktı. Amerika'da bugün "İsteğe Bağlı Kalabalık" adlı resmi ajanslar var. Parasını veriyorsunuz; sizin için alkış tutan, rakiplerinize bağıran, kameralar önünde gözyaşı döken kitleler kiralıyorlar...
***
Fransız düşünür Guy Debord, daha 1967'de Gösteri Toplumu'nda problemi çözmüştü: "Doğrudan doğruya yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile (imaja) bırakarak uzaklaşmıştır..." Debord haklıydı. Siyaset artık toplumsal dertlerin konuşulduğu bir alan değil, sadece seyredilen bir şov. Ekran başındaki bizler birer bilinçli yurttaş değil, ajansların hazırladığı gösteriyi çekirdek çitleyerek izleyen pofuduk koltuk yastıklarıyız...
Modernist yanılsamaları ifşa ederek kalbimizi kazanan Baudrillard ise, bu durumu bir adım öteye taşıyıp "Simülasyon" der. Ortada gerçek bir toplumsal coşku veya halk desteği yoktur ama ajanslar öyle bir kurgularlar ki, ekrandaki hezeyan, gerçek coşkudan daha inandırıcı görünür.
Gösteri, gerçeğin yerini almıştır...
Psikanalist Jung'tan bakarsanız; insanın en büyük kaçışıdır bu. Kendi içimizdeki karanlıkla, korkularımızla ve eksiklerimizle (Gölge) yüzleşmekten korktuğumuz için, ajansların ürettiği o kusursuz, cilalı siyasi imajlara (Persona) sığınırız. Ajanslar bize yüzleşemediğimiz gölgelerimizden kaçabileceğimiz uyduruk rüyalar satar.
Pazarlama ajansı siyasetin yüzüne "Duruma Göre Değişen" maskeler takar; nefsimiz ise insanın kendi hakikatine varmasını engellemek için türlü çeşit hileli barikatlar kurar...
İnsan dışarıdaki sakil tiyatroya şaşırırken, kendi içindeki keçi bacaklı tiyatroyla yüzleşmekten kaçar...
***
Peki Batı felsefesinin, sosyolojinin ve psikanalizin "Gösteri" veya "Simülasyon" dediği bu büyük illüzyona (Gölge Tiyatrosuna) bizim düşüncemizin kalbi, tasavvuf ne der
Meselenin bam teli burasıdır. Batılı düşünürlerin sosyolojik bir teşhis olarak gördüğü bu çürüme, bizim Bilgelerimizin gözünde "varoluşsal bir uyku hâlidir".
Vahdeti Vücud şemsiyesini açan Muhiddin İbn Arabî Hazretleri, bu dünyadaki tüm şovlara, güç gösterilerine, makamlara "Mâsivâ" yani "Oyalayıcı Hayâl" demiştir. Arabî, dönemin en büyük gösteri sanatı olan Gölge Oyununu örnek verir. Karagöz-Hacivat perdesinde hareket eden kuklaları görüp de perde arkasındaki oynatıcıyı görememek tam bir gaflettir. Siyasetteki o kiralık figüranlar, o bağırışlar, ajans masalarında çizilen imajlar; hepsi gölge perdesindeki bez kuklalardan farksızdır.
İmam Gazâlî, El-Munkızu mine'd-Dalâl'de İnsanlığın hâlini Hz. Ali'ye nispet edilen hadisi şerifle özetler:

9