Evine dön, kendine dön

Onu önce sözleşmeli sanat tarihi öğretmeni, sonra reklam-dizi sektöründe saç-makyaj sorumlusu olarak tanımıştım. Ekmeğindeydi... Çok içten, sanki kalbini etraf aydınlansın diye bir şık huzmesi gibi çıkartıp masaya koyan bir gülümsemesi vardı. Şehrin acımasızlığıyla değil, insancıllığıyla bütünleşmiş bir ailenin zarif Kürt kızıydı o...

***

Çok kitap okuyordu. Ama okuduklarından alıntılarla değil hazmedip bedenleştirdiği cümlelerle konuşuyordu. Kendine has bir sokak modasıyla giyiniyordu, daima özenliydi. Şıklık ile şehvetperestlik arasındaki çizgiyi biliyor, her giydiğini kendine yakıştırıyordu. Masada otururken bana birdenbire "Kendini bilen rabbini bilir" demişti. En sevdiğim hadisti, çok şaşırmış, karşısında bir soru işareti olarak kalmıştım.


"Evime döndüm Cem Bey" demişti. Kendimi tutmasam "ev derken" diye salak şümul bir soru soracaktım.


"Çok dolandım ortamlarda, sonunda evime döndüm, kendime döndüm. Oradayım."


Yüzündeki esmer ülke bir Mâverâünnehir, çağıldayarak akmaya karar vermişti. Merasimin, şekil şemailin değil samimiyetin ve kararlılığın çağıltıları duyuluyordu orada.


Sanki bir çayır çimende oturmuş da türlü çeşit mahlûkatın sessiz senfonisini dinler gibi hatta...

***

Böyle sürprizlerde bir Hayy sevinci siner benim üstüme. Şu dünyada, şu kavgacı ortamda bir dirim bir canlılık hissi. Hiç durmadan akıp duran teskin edici bir fısıltı duyarım sanki, şehrin şah damarlarında...


O sözü duyduğumdan beri, "Evine dönmek" fiili ortak bir hafızadır artık bende. Fakat ne zaman "kendine dönmek" bahsi açılsa Yunus'un şu sözleri kızgın bir kor ensemde:

"İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır.
Okumaktan murat ne / Kişi Hakkı bilmektir / Çün okudun bilmezsin / Ha bir kuru emektir.
Yunus Emre der hoca / Gerekse var bin hacca / Hepisinden iyice / Bir gönüle girmektir..."


Söylemesi kolay uygulaması ne zor cümleler bunlar. Ne çok kalp kırıyoruz farkında mısınız Bir öfke dolanıyor içimizde. Sokakta yanlışlıkla omuz vurduğumuz insana dönüp "Kusura bakmayın lütfen" dediğimizde çoğunlukla boş bakışlarla karşılaşıyoruz. Alışık olmadığı bir tepkiyle karşılaşan bireyin şok geçirmiş yüzüyle...


Üniversite öğrencisi bir kız kardeşim anlatmıştı, "Ben dışarda bir hocamızı gördüğüm zaman mutlaka ona selam veriyorum abi, hoca şaşırıp önce etrafına bakıyor, bana değildir herhalde, diye düşünüyor sanırsam."


Durum fecaat okumuş yazmış takımında. Âdabımuaşeret kurallarından habersiz, sevgisiz bir iklim değişikliği çöküyor gitgide üstümüze. Bizim korumamız gereken, bu iklim felaketine karşı duran insanlar ve davranışlardır fikrimce...


Mesela zarâfet timsâli dervişlere, hakikat arayıcılarına "er kişi" denmiştir bu şehirde. Onun için Ayşe Şasa nam Hanımefendinin cenazesi, "Er Kişi Niyetine" diye kaldırılmıştır Fatih Camisinde...

***

Evine dönmek...


Deyince, tabii Niyazi Mısrî... O güzel insanı parça pinçik etmek için kaftan yırtan 17. Yüzyıl yobazı "Kadızadelileri" de unutmadan ama! Limni Adasında onu ölmeye yatıran kafanın bugüne süren kara silsilesinin de farkında olmalı. Neden böyle oldu, bu densizler nereden çıktı, ayrı mevzu ama onların ayrıştırıcılığı, ötekileştiriciliği asıl tehlike. Merdiven altı medreselerde bu şekilde yetiştirilen çok gariban var bizim diasporada. Pıhtıyla şişmiş bir varis zannımca...


Biz hazrete, Niyazi Mısrî'ye bakalım: