Devrimciler bizim mahalleye geldiğinde

Geçmiş zamandı. Geçmiş zaman mıydı


Çok acayip bir İstanbul'du. Arka mahalleler başka bir uzaydaydı... Daha önce söylemiştim. Lise terk memur ve modern Müslüman anam, parlak bir subayken "kadın meselesi" yüzünden tard edilmiş havai babam, sabah ayılıp da ilçedeki işine gidebilsin diye Bahçelievler'in varoşunda arsa alıp ev yaptıklarında on bir, on iki yaşlarında, çok bilmiş bir tıfıldım. Yolu izi olmayan, yağmurda akan bir eve taşınmıştık. Şehrin o zamanlar ortası sayılan Aksaray'ından, anneannemin sâlep kokan dergâhından gelmiştim... Abartmayayım ama:


Cennetten cehenneme "düşmüştüm."

***

Ama "cehennemin" de güzel tarafları yok değildi.


Kışın çamur deryası, evet ama, yaz bahar şahane! Şırıl şırıl dereler, çam koruları, Kızılderilicilik oynamaya müsait mısır tarlaları, çayır çimen. Sümbüller papatyalar kır çiçekleri, damlarda paçalı güvercinler, kelebeklerin kanatlarında koca bir güneş. Sükûn ve barış. Geceleri yaldızdan kubbede ateş böcekleri.


Etrafta atlar, eşekler, bahçelerde köpekler. Dana sürülerinin ardından toplayıp bahçeye serdiğimiz gübreyle bereketlenen topraklarda bin türlü sebze. Kümeste tavuklar, ördekler. Kurban Bayramı için alınan ve kaçıp duran koçlar. Babamın, anneannemin ifadesiyle "iki tahtayı çakmışlar koca diye satmışlar" sözünü hatırlatan bedeniyle, koçların peşine düşen çizgili pijaması ve beyaz atleti...

***

Ardından Anadolu fakirlerinin göçü başladı.


"Milletin Efendisi" diyerekten koyu bir yoksulluğa maruz bırakılan insancıklar arsa alıp derme çatma evler yapıyor, şehirde bir işe giriyorlardı. Fakat erkek çocukların bir kısmı fena durumdaydı; zihinleri karartılmıştı. Saldırgan çocuk sürüleri olaraktan dolaşıyorlardı.


Kısa sürede mahalleye kara bulutlar da dadandı. Hayvan tecavüzleri, çocuk istismarları arttı. Daha düne kadar aşağı mahallede kimsenin tacizine uğramadan ata binen, yan mahallede ağ gerip voleybola katılan kızlar evlere kapandı. Eskiden sohbet ettiğim komşu kızı artık benimle görüşmez olmuştu, babası yasaklamıştı. Sokaklarda elinde içki şişesiyle gezen sarhoşlar, geceleri evleri röntgenleyenler vardı.


Babam her pazar bizi mıntıka temizliğine çıkarırdı. Çayıra yayılmış kâğıt-poşet ne varsa toplayıp yakardık. Ama iş öyle bir hâl almıştı ki bizim inatçı peder bile bu içtimâdan vazgeçmişti.

***

Sonra mahalleye devrimciler geldi...


Sapıklıklar bir anda son buldu. Sarhoşlar ortadan kayboldu. Herkes kitaplarla tanıştı. Ben içe kapanık, okuyan bir çocuktum. Türk edebiyatına hastaydım, romanlara şiirlere. Montaigne'nin denemelerini, Rousseau'yu, Russell'ı devirmiştim. Devrimciler gelince "Ücretli Emek ve Sermaye"ye geçtim. Pek bir şey anlamamıştım ama olsun. Final belliydi: Sömürülüyorduk ve bu düzen değişmeliydi. Tamam da sonra Orası muallaktaydı; önce devrimi yapacak, sonrasına bilahare bakacaktık...


Lâ ilahe diyorduk, bu sistem, bu modernist putlar "yoktur" diyorduk da illallah diyemiyorduk. Mânâ küllenmiş, idrakimiz henüz açılmamıştı.


Ama semte de âdeta bir can gelmişti. Kimin koltuğunun altına baksan bir kitap vardı.

Ben o sıralar çocuk aklımla mahallemin kimsesizliğini ve "merhameti" anlatan öyküler yazıyordum. Felsefeye meraklıydım, solcuların bağırgan dergileri beni tatmin etmiyordu. Mevzuyu anlayabilmek için deli gibi okuyorduk; arkadaşlarımla sibernetik konuşuyor, Marks, Freud, Erich Fromm falan tartışıyorduk.


Caddedeki eğri büğrü, dumanaltı derneklere kızlar da geliyordu. Evlere kapanan kızlar yeniden sahneye çıkmıştı; memnundum. Onlarsız hayat kekremsiydi.


Babamla devrim tartışmaya bile cesaret etmiştim. O, çilingir sofrasından "Bu ordu o devrimi bir tarafınıza sokar," deyip işi sulandırmıştı ama olsun; bu cüretim için, (sivilcelerime rağmen) kendimi beğenmiştim.

***

Yan komşumuzun hanımı da kızı da başörtülüydü. Oğulları İmdat sakin, mülayim bir çocuktu. Bir yaz akşamı bahçe duvarına oturup ilahi söylemiştik. Ben ona isyan ahlâkını anlatınca tabii bozuştuk. Kürt arkadaşlar uzak yaylaların türküleriyle gelmişlerdi. Alevî kankam Rıza bana gecekonducuların marşını, Orhan Gencebay'ı öğretmişti. Öyleydi, hor görmeyecektik garibi, herkesin "kim bilir ne derdi vardı." Nalburun oğlu Süleyman İslamcıydı. Kız kardeşleri çarşaflıydı. Onunla kara kışlarda mercimek kadar yazıhanede oturup mahallenin tek telefonuyla milleti az işletmemiştik. Evet hatasız kul olmuyordu.