Bir zamanlar "helal lokma" adında asil bir derdimiz vardı. Şimdilerde ise mesele öyle bir çetrefile büründü ki insanoğlunun eline hesap makinesi değil; adeta bir ahlak pusulası, bir hak yolu navigasyonu alası geliyor. "Buradan dönün harama giriyorsunuz, şuradan sapmayın helalden uzaklaşıyorsunuz" diye uyaran bir ses arıyor ruhumuz... Fakat ne acı ki anlatanın çok, kulak verenin olmadığı bir çağdayız.
Fakirin hırkasından külçelerce altına uzanan bir servet hikâyesi yazılıyor hayatımızda. Borsa var, bahis var, şans oyunları var, rüşvet var, şantaj var, dolandırıcılık var. Uyuşturucu, çete, tetikçi, kara para derken var da var. İster istemez kendimize soruyoruz: "Biz bu işlere ne ara bulaştık"
Üstelik mesele yalnızca birkaç kişinin yaptığı bir şey değil; hepsi değil ama siyasetçisinden memuruna, tüccarından marketçisine, üreticisinden pazarcısına kadar toplumun her kesiminde bir 'Nasıl olsa herkes yapıyor' rahatlığı almış başını gidiyor. Eskiden ayıp olan şeyler bugün tartışma programlarının reyting malzemesi. Haramın adı değişiyor, ambalajı değişiyor, pazarlaması değişiyor; fakat insanın vicdanındaki fiyat etiketi bir türlü değişmiyor.
Bir yanda dinî ve ahlaki değerlerden söz ediyor, diğer yanda onları günlük hayatın indirim reyonuna koyuyoruz. Adeta "Ahlak yüzde elli indirimde, vicdan da yanında bedava!" der gibi yaşıyor, sonra da dönüp "Toplum neden bozuldu" diye soruyoruz.
Çocukların okullarda birbirine şiddet uygulaması ve ebeveynlerine saygısızca davranması, çöküşün sadece görünen yüzü. Dijital dünyanın kumara dönüşmesi, şiddetin sıradanlaşması, aile kurumunun yıpranması ve insanların birbirine tahammülsüzleşmesi de cabası. Eşini aldatan, başkasının mahremine göz diken, kişisel çıkarı uğruna her türlü ahlaksızlığı mübah gören zihniyetler, temel değerlerimizi âdeta basit bir "etiket değiştirme" işlemine indirgiyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Marketlerde fiyat etiketi değiştirir gibi, hayatın temel değerlerini de mi etiket değiştirerek basitleştiriyoruz
"Elbette toplumdaki her bireyi aynı kefeye koymak doğru değil. İnsanların özel hayatları, tercihleri ve kimlikleri üzerinden topluca hüküm vermek de haddimize hiç değil. Bizi huzursuz eden mesele: hukukun, ahlakın, kamu düzeninin ve insan onurunun nerede başlayıp nerede ihlal edildiğidir. Çünkü bir toplumun ahlakını yalnızca insanların kıyafetiyle, yaşam biçimiyle veya kimliğiyle ölçmeye kalkarsanız; rüşvetçiyi, dolandırıcıyı, kamu malına el uzatanı gözden kaçırabilirsiniz. Oysa haramın en büyük kurnazlığı bazen haram gibi görünmemesidir. Rüşvet 'iş takipçiliği' olur. Şantaj 'siyaset' diye pazarlanır. Yolsuzluk 'hizmet bedeli' diye sunulur. Kamu kaynaklarının peşkeş çekilmesi 'yatırım' diye anlatılır. Dolandırıcılık 'ticari zekâ' olur. Ve nihayetinde herkes birbirine bakıp, 'Ben de ne yapayım, düzen böyle' demeye başlar. İşte asıl tehlike orada başlıyor. Bu ülkede tehditleri, şantajları, muhtıraları ve darbeleri de gördük; dinî inanç ve duyguların istismar edildiği dönemlere de şahit olduk. Kamu kurumlarının, meslek kuruluşlarının, siyasi partilerin, vakıfların ve derneklerin kişisel veya siyasi çıkarlar uğruna araç haline getirilmesinin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini de çok yakın tarihte yaşadık."

5