Bir müze başka bir müzeyle aynı eseri satın almak istediğinde eskiden akla gelen ilk soru şuydu: "Hangisi kazanacak"
Bugün ise sanat dünyasında giderek daha sık sorulan soru başka: "Neden birlikte almayalım"
Aslında bu küçük gibi görünen değişiklik, müzeciliğin geleceği açısından oldukça büyük bir dönüşümün habercisi.
Çünkü yüz yılı aşkın süredir dünyanın büyük müzeleri arasında sessiz bir rekabet vardı.
En önemli eseri kim alacak, hangi koleksiyonda hangi sanatçı eksik, hangi başyapıt başka bir ülkeye gitmeden müzeye kazandırılacak soruları önemliydi. Bir müzenin gücü biraz da sahip olduklarıyla ölçülüyordu. Şimdi ise bu anlayışın yerini yavaş yavaş başka bir model alıyor: Sahip olmak yerine paylaşmak.
Bunun en önemli nedeni elbette bütçeler.
Sanat piyasasında özellikle nitelikli, tarihsel öneme sahip eserlerin fiyatları öylesine yükseldi ki, dünyanın en zengin müzeleri bile bazı eserlerin karşısında bütçe hesabı yapmak zorunda kalıyor.
Fakat ortak satın alma modelini yalnızca ekonomik bir çözüm olarak görmek meseleyi eksik anlamak olur. Çünkü müzeler bugün paralarını değil, bilgilerini, depolarını, küratörlerini, koleksiyonlarını ve izleyicilerini de paylaşmaya başlıyor.
Geçtiğimiz yıl Metropolitan Museum of Art ile Cleveland Museum of Art'ın 18. yüzyıl baskılarını birlikte satın alması bu yeni yaklaşımın örneklerinden biriydi.
Londra'da National Portrait Gallery ile Tate'in William Dobson'ın portresini paylaşması, Hollanda'da Frans Hals Museum ile Mauritshuis'in Frans Hals'ın iki eserini birlikte koleksiyonlarına katması da aynı eğilimin başka örnekleri.
Üstelik bu fikir yeni değil.
İngiltere'de National Gallery ile National Museum Wales, 1988 yılında Nicolas Poussin'in bir eserini birlikte satın almıştı.
Bugün değişen şey ise bu tür ortaklıkların istisna olmaktan çıkıp müzelerin geleceğe dönük stratejilerinden biri hâline gelmesi.
Los Angeles'taki MAC3 projesi ise işin nereye gidebileceğini gösteriyor.
Hammer Museum, Los Angeles County Museum of Art ve Museum of Contemporary Art Los Angeles, ortak bir koleksiyon oluşturdu.
Üç müze aynı şehirde bulunmanın avantajını kullanarak hem eserleri hem de uzmanlıklarını paylaşıyor.
Müze koleksiyonunda artık bir eserin hangi hikâyenin içinde gösterildiği, hangi eserlerle yan yana getirildiği, hangi küratörün onu nasıl yorumladığı da en az eserin kendisi kadar önemli.
Dolayısıyla iki müzenin aynı esere sahip olması, aslında aynı eserin iki farklı hikâye anlatabilmesi anlamına geliyor.
Tate'in Avustralya'daki Museum of Contemporary Art Australia ile yıllar süren ortaklığı bunun güzel bir örneği.
Ama asıl kazanç eser sayısındaki artış değildi.
Tate, bu eserlerin nasıl sergilenmesi, hangi tarihsel ve kültürel bağlam içinde ele alınması gerektiği konusunda Avustralyalı uzmanlardan da yararlandı.

12