Edward Enninful, moda dünyasında klasik bir başarı öyküsü değil.
Gana'dan Londra'ya göç eden bir ailenin çocuğu olarak, 1990'ların Londra'sında sokak ile stüdyo arasındaki dünyada başlıyor çalışmaya.
Metroda genç bir model olarak keşfediliyor.
Henüz 18 yaşında moda editörlüğüne adım atması, dönemin i-D ve benzeri yayınlarının deneysel doğasını da hatırlatıyor.
Sistemin dışından gelenlere kapı açan bir kültürel iklim var.
Bu yükselişin asıl kırılma noktası ise İngiliz Vogue dönemi. Enninful'un genel yayın yönetmenliğine gelişi, temsil politikalarının yeniden yazılması.
Vogue gibi bir kurumun tarihinde ilk kez siyah bir erkek editörün koltuğa oturması, moda endüstrisinin kendi iç sınırlarıyla yüzleştiği bir an aslında.
Enninful'un Vogue yılları, kapaklarının yanı sıra içerik politikasıyla da tartışıldı.Farklı kimliklerin görünürlüğü, göçmen anlatıları, beden politikaları ve kültürel çoğulluk dergide sık sık yer buldu.
Bu çizginin devamı bugün çok daha geniş bir kültürel alana yayılmış durumda.
Enninful'un Tate Britain projesi 'The 90s: Art and Fashion' başlıklı sergi, dönem anlatıcılığına soyunduğunu da gösteriyor.
Burada mesele nostalji değil, 1990'ların Britanya'sını yeniden okumak, sanat, moda ve pop kültürün nasıl iç içe geçtiğini incelemek.
8 Ekim'de başlayacak, 14 Şubat'a kadar devam edecek sergide yer alan sanatçılar ve işler, Steve McQueen'in erken filmleri, Chris Ofili'nin politik hafızayla kurduğu görsel dil, Juergen Teller'ın anti-estetik fotoğraflar, aslında tek bir şeyi söylüyor.
'90'lar bitmiş bir dönem değil, bugünü hala belirleyen bir kırılma noktası.
Enninful'un Art Basel Paris kapsamında yürüttüğü konuşma programı da bu çerçevenin başlangıcıydı.
Petit Palais gibi tarihsel bir mekânda kimlik, temsil ve kültürel üretim üzerine yapılan tartışmalar, sanat fuarlarının artık fikir üretim alanı olduğunu da gösteriyor.

4