Mardin Bienali'nden geriye kalanlar

Mardin'in en etkileyici taraflarından biri, şehir size sürekli yukarı bakmayı hatırlatıyor.

Bir sokaktan geçerken gözünüz taş duvarlardan gökyüzüne kayıyor, birkaç dakika sonra kendinizi Mezopotamya ovasına dalmış halde buluyorsunuz.

Zaman da biraz yavaşlıyor sanki.

7.Mardin Bienali bu duyguyu iyi yakalıyor.

Bu yıl "GÖKzemin" başlığıyla gerçekleşen bienal, gökle yer arasında gidip gelen bir ruh hâli kuruyor.

Bir yanda yaşadığımız dünyanın ağırlığı, diğer yanda hâlâ mümkün olabilecek şeyler...

Bienalin küratörü Çelenk Bafra'nın şu cümlesi bu hissi iyi anlatıyor: "'Gök' tahayyülü henüz gerçekleşmemiş olanı temsil ederken, zemin yaşadığımız dünyanın maddi, tarihsel ve politik gerçekliğine işaret ediyor. Aradaki gerilim aynı zamanda bir imkân alanı."

Gerçekten de bienal boyunca hissedilen tam olarak bu.

Mardin'in tarihi yapıları içinde dolaşırken bir yandan bugünün sert gerçekliği hissedilebiliyor, diğer yandan başka ihtimallerin hala mümkün olabileceğine inanmak isteniyor.

Dara Antik Kenti'nde yeraltındaki dev sarnıçta karşılaşılan işler, Deyrulzafaran Manastırı'nın taş duvarlarında yankılanan yerleştirmeler, Kızıltepe Ateş Beyler Hamamı'nın karanlık kubbeleri altında dolaşan imgeler öne çıkıyor.

Bienalin en güçlü tarafı bu, çağdaş sanat burada steril galerilerden çıkıp gerçek hayatın içine karışıyor.

Bu yıl en çok dikkat çeken işlerin başında Beylerbeyi İçecek Pazarlama desteğiyle bienalde yer alan Mardinli sanatçı İbrahim Ayhan'ın çalışmaları var.

Ayhan'ın işleri ilk bakışta sade görünüyor.

Beyaz boşlukların üzerinde kırmızı, siyah ve yeşil motifler öne çıkıyor.

Ama biraz durup baktığınızda o yüzeylerin aslında bir coğrafyanın belleğini taşıdığını fark ediyorsunuz.

Sanatçının çıkış noktası "deq" geleneği.

Güneydoğu Anadolu'da özellikle kadınların bedenine işlenen kadim dövme motifleri.

Uzun yıllar yalnızca folklorik bir unsur ya da süsleme olarak görülen bu işaretlerin her biri aslında bir hayat bilgisi taşıyor.