Heyecanla takip ettiğimiz Milano Cortina 2026 Kış Olimpiyatları, moda vitrinine dönüştü. Sporcular artık birer marka elçisi, stil figürü, kültürel temsilci
Kış Olimpiyatları'na kilitlendik. Ama bu kez sadece derecelere, madalyalara değil, podyuma ve kıyafetlere de bakıyoruz. Milano Cortina 2026, spor tarihine geçecek performansların yanı sıra modanın küresel vitrini olarak da hafızalara kazınıyor. Çünkü bu oyunlar, spor ile lüksün artık birbirine mesafeli iki alan olmadığını, aksine aynı hikâyenin iki güçlü anlatıcısı olduğunu ilan ediyor. Açılış seremonisi bunun en net göstergesiydi.
Moncler'in Brezilya için tasarladığı beyaz pelerinler, gecenin en çarpıcı görsellerinden birini yarattı. Oskar Metsavaht iş birliğiyle ortaya çıkan tasarım, Brezilya'dan beklenen tropikal renk patlaması yerine bilinçli bir minimalizm önerdi. Beyazın saflığı, iç kısımda saklanan bayrak detayıyla birleşince ortaya sofistike bir görüntü çıktı. Moncler burada Brezilya'nın kültürel enerjisini Alplerin estetiğiyle harmanladı. Lüks performans kavramı tam olarak bu!
Moncler'in Brezilya için tasarladığı kostümler.
Yerel kimlik
Moğolistan ise Goyol imzalı üniformalarıyla kültürel mirasın modern yorumu konusunda ders verdi. Geleneksel silüetin yüksek yakalı, dramatik formu zanaatla birleşince couture etkisi yarattı. Olimpiyat geçidinde bir moda haftası anı yaşattılar. Küreselleşen dünyada yerel kimliği koruyarak güçlü görünmenin mümkün olduğunu hatırlattılar.
Amerika Birleşik Devletleri cephesinde Ralph Lauren, alıştığımız çizgisini sürdürdü. Amerikan mirasını, üniversite öğrencisi estetiğini ve kış sporlarının nostaljik ruhunu bir araya getiren tasarımlar etkiliydi. Ralph Lauren'in olimpiyat açılışlarındaki sürekliliği artık başlı başına bir marka hikâyesi.
Kanada lululemon iş birliğiyle podyumda!
Kültürel diplomasi
İtalya ise ev sahibi olmanın tüm avantajını kullandı. Giorgio Armani'nin mirası bu oyunlarda bir ulusal duruş olarak sahnedeydi. EA7 Emporio Armani üniformaları teknik olarak kusursuzdu, ancak asıl dikkatleri çeken, 'Made in Italy' kavramını nasıl büyük bir yumuşak güç olarak kullandıklarıydı. Moda, İtalya için ekonomik bir sektörden çok kültürel bir diplomasi aracı. Rönesans'tan bugüne uzanan estetik miras, zanaatkârlık geleneği ve tasarım disiplini, spor aracılığıyla dünyaya yeniden anlatılıyor. Milano'nun bir moda başkenti oluşu tesadüf değil. Bu şehir form ile fonksiyonu aynı cümlede kullanmayı yüzyıllardır biliyor. Olimpiyatlar da bu bilgeliğin küresel sahnesi oldu.
Kanada'nın lululemon iş birliği, performans giyimin yükselişini temsil ederken Büyük Britanya'nın Ben Sherman tercihleri, klasik terzilikle sportif kimliği buluşturdu. Fransa ise koyu lacivert paleti ve zarif trikolor detaylarıyla ölçülü bir şıklık sundu. Her ülke, tasarım üzerinden kendi hikâyesini anlattı.
ABD'de Ralph Lauren alıştığımız çizgisinde.
Spor ile modanın flörtü
Bu noktada şunu görmek gerekiyor: Spor ile moda arasındaki flört yeni değil ama artık çok daha stratejik. 1980'lerde Fila'nın Björn Borg ile yarattığı tenis estetiği, Lacoste'un korttan sokağa taşan polo mirası, Adidas'ın Yohji Yamamoto ile Y-3 çizgisi, Nike'ın Off-White iş birliği… Hepsi sporun performans alanından çıkıp kültürel bir statü sembolüne dönüşmesinin kilometre taşları. Stella McCartney'nin Team GB tasarımları, Prada'nın Luna Rossa yelken takımı, Gucci'nin The North Face ortaklığı gibi örnekler bir kez daha kanıtlıyor, lüks ile teknik giyim arasındaki sınırlar çoktan eridi.

18