Çözüm alışveriş terapisinde olabilir mi

İstanbul'da geçen hafta ilginç bir konuşma vardı; uzun süredir sorgulanmadan kabul edilen bir alana, terapiye farklı bir bakış açısıydı. Sahnedeki isim Alegra Torel'di. Kendi tanımıyla 'Couture Clinician.' Los Angeles'ta yaşayan, yarı İngiliz yarı Türk, lisanslı bir psikoterapist. Ancak onu dinleyenleri asıl duraksatan şey, mesleki ünvanı değil, o ünvanla kurduğu mesafeydi. Alegra Torel, geleneksel terapiye inanmadığını açıkça söylüyor. Bu, ani ya da provokatif bir çıkış değil. Daha önce verdiği röportajlarda da bireysel terapinin, özellikle uzun vadede, insanları iyileştirmekten çok hikâyesine bağladığını dile getirmişti. Ona göre terapi çoğu zaman bir çözüm değil, geçici bir bandaj. Travmayı anlatıyor, hatta detaylandırıyor ama dönüştürmüyor. Torel, Los Angeles'ta 10 yıl boyunca evsiz barınaklarında ve cezaevlerinde çalışmış. Bağımlılık, şiddet ve ağır yoksunlukla birebir temas etmiş. Kendi hayatında ise uzun yıllar terapi deneyimi, ağır bir depresyon dönemi ve Hoffman Process gibi yoğun kişisel çalışmalar var.

İçgörü ve farkındalık

Hoffman Process, klasik anlamda bir terapi yöntemi değil. Yedi gün süren, yoğun ve yapılandırılmış bir içgörü ve farkındalık çalışması. Katılımcıların çocuklukta edindikleri davranış kalıplarını, ebeveyn modellerini ve otomatik tepkilerini fark etmeyi amaçlıyor. Torel, bu süreci bir 'iyileşme' reçetesi olarak değil, bir eşik olarak tanımlıyor. Daha önce bu deneyim için şunu söylemişti: "Hoffman bana cevap vermedi ama doğru soruları duymamı sağladı. Sonrası tamamen benim sorumluluğumdu."

Torel'in en çok tartışılan kavramlarından biri retail therapy yani alışveriş terapisi. Ancak burada söz konusu olan, alışverişle geçici bir rahatlama değil. Onun tarif ettiği şey, kişinin kendi bedeni ve görünümü üzerinde bilinçli bir söz hakkı kurması. Ne giyeceğine, nasıl görüneceğine, nasıl duracağına kendi karar vermesi. "Alışveriş terapisi alışveriş yapmak degil, toplum baskılarını dinlemeden kendi istediğin gibi, kendini en iyi ifade edecek şekilde giyinmek. Bu da söylemek istediklerini söylemek kadar etkili ve kendini güçlü hissetmeni sağlamak icin ilk adım" diyor. Özellikle kadınlar için bunun psikolojik değil, nörolojik bir karşılığı olduğunu savunuyor. Daha önceki söyleşilerinde bu noktayı netleştirmişti: "Güçlenme zihinde başlamaz. Beden değişmeden beyin değişmez." Travmaya yaklaşımı da bu bakış açısının devamı. Torel'e göre travmanın kökü çoğu zaman çocuklukta, özellikle 6-13 yaş arasında gelişen kaygı tepkilerinde yatıyor. Sinir sistemi bu dönemde bir baş etme yolu öğreniyor ve onu tekrar tekrar çalıştırıyor. Yetişkinlikte karşımıza çıkan alkol, madde, iş, yemek ya da bugün için internet gibi bağımlılıklar birer hastalık değil, "Bağımlılık sorunun kendisi değil, çocuğun baş etmek için bulduğunu sandığı çözüm" diyor.