İletişim krizi mi Algı oyunu mu

Futbol kulüpleri artık sadece futbol kulübü değil, aynı zamanda birer medya şirketi. Sahadaki oyundan çok, ekran başındaki algıyı yönetmekle meşguller. Sosyal medya hesapları, milyonlarca takipçi, anlık etkileşim, global görünürlük... Hepsi çağın gereği.

Geçtiğimiz günlerde Liverpool - Galatasaray maçının ardından yaşananlar bunu gösterdi. Sahadaki sonuç üzücüydü, ama asıl hayalkırıklığı yaşanan sakatlıklardı. Osimhen'in kolunun kırılması, bir ikili mücadele ve temasın sonucu olduğu için insanın içine sinmese de, futbolun içinde var diyebiliyor. Ama Lang'ın yaşadığı sakatlığın izahı yok. Kulüp tarafından gerekli tedbirlerin alınmadığı ortadayken, genç bir sporcunun parmağının kopma noktasına gelmesinin sorumluları hala ortaya çıkmadı. İngiliz ekibi bırakın hatayı kabul etmeyi, geçmiş olsun mesajı bile paylaşmayıp sessizliğe gömüldü. Bu esnada sosyal medya üzerinden Konate'ye yönelik ırkçı yorumlar nedeniyle kınama yayımladılar. Elbette yayımlasınlar. Irkçılık, dünyanın neresinde olursa olsun en sert şekilde karşılık bulmalı. Hep birlikte kınayalım. Ama kınadıktan sonra, hâlâ ortada duran asıl meseleye de dönelim.

Prensip olarak hamasete başvurmayı pek akılcı bulmam. Ama insan yine de düşünmeden edemiyor: Aynı tablo bizim statlarımızdan birinde yaşansaydı, sonuçları ne olurdu Muhtemelen hepimiz cevabı az çok biliyoruz. Yıllar içinde Türk futbolunun FIFA ve UEFA nezdinde yaşadığı itibar kaybı, liyakat tartışmaları ve yönetim zaafları ortada. Bu, acı da olsa bizim problemimiz.

Kulüpler iletişimden ne anlıyor

Ancak günümüz futbolunun daha büyük bir derdi var; kulüplerin iletişim tercihi. Liverpool cephesinin sergilediği tavır, modern kulüplerin giderek daha sık başvurduğu bir refleksi gösteriyor: Krizi yönetmek yerine yön değiştirmek. Empati kurmak yerine kendi hikâyesini anlatmak. Ve en önemlisi iletişimi bir sorumluluk alanı olarak değil, bir savunma mekanizması olarak görmek.

Bu yaklaşımın arkasında çoğu zaman taraftarı konsolide etme motivasyonu var. Kötü gidişatın yarattığı baskıyı dağıtmak, "biz" duygusunu yeniden üretmek... Bunlar kısa vadede işe yarasa bile, uzun vadede kulübün duruşunu illa ki aşındırır. Çünkü bu dil, kurumsal bir akıldan çok, taraftar refleksi taşır, meseleyi kolayca "biz ve onlar" denklemine indirger. Görünen o ki, bugün futbolda daha derinde, daha yapısal bir değişim var. Kulüpler iletişimi profesyonelleştirirken, aynı anda onu basitleştiriyor. Sosyal medyanın hızına uyum sağlamak adına, karar mekanizmalarını da hızlandırıyor. Ve bu hızın direksiyonunu çoğu zaman genç, yaratıcı ama doğası gereği "etkileşim odaklı" bir kuşağa teslim ediyor.