Hür tefekkürün kalesi: Müdavim

Hiç kucağınıza yeni doğan bir çocuk gibi, matbaadan yeni çıkan bir dergi aldınız mı O bebeğin cennet kokusunu koklar gibi saman kâğıdının o buram buram kokusunu içinize çektiniz mi Cebinizdeki son parayla dergi çıkardınız mı Cemil Meriç'in o muazzam cümlelerini okuyup okuyup hülyalara daldınız mı "Dergi hür tefekkürün kalesi, belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap çok defa tek bir insanın eseri, tek düşüncenin yankısıdır. Dergi ise bir zekâlar topluluğunun yankısı. Bir neslin vasiyetnamesidir, daha doğrusu mesajı. Kaybedilen her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar..."

Her şeyin anlamını yitirdiği, her şeyin dijitalleştiği bir çağda bu cümleler, bu sorular elbette anlamsız gelebilir. Oysa her bir dergi, bir hikâyeyi de sayfalarında barındırır. Hikâye hep aynıdır: Üç beş dost, kendilerine mesken edindiği, çayın ucuz olduğu bir mekân bulmuşlardır. Mütemadiyen bir araya gelirler. Şiirler söyler, kitaplar okurlar. Bu mekânın müdavimleri, masanın etrafında yapılan istişareler sonucunda bir dergi çıkarmaya karar verirler. Sıra dergiye isim koymaya gelmiştir. Herkes gönlünden geçeni fütursuzca ortaya atar. Bazen sözlükler karıştırılır. Güzel bir isim ortaya çıkınca, bu kez, "Daha önce aynı isimde çıkan bir dergi var mı" diye araştırmalar başlar. En nihayetinde bir isimde karar kılınır. O ''müdavimler'' için o isim, dünyadaki bütün dergilerin en güzelidir. Daha ortada para yok pul yokken; derginin konsepti, içindekiler bölümü, yazarları, tasarımı, dizgisi, röportajları her bir detayına kadar tespit edilir. Heyecan doruktadır... Hayaller hayata toslayınca, para bulmak zorlaşınca derginin çıkması da hayli gecikir. Bu kez piyasa ile tanışırsınız: Kâğıtların pahalılığı, tasarım ücretleri, matbaa masrafı, dağıtımı, kargosu... Sırtını bir holdinge dayamaktan imtina eden dergilerin hikâyesi hemen hemen böyledir.

Biraz sonra yüreğinizden tutacak iktibaslar aktaracağım Müdavim dergisinin hikâyesi de böyleydi. İlk sayısı depremin de etkisiyle, "yıkıldı yolunu bekleyen şehir / şimdi gelsen de bir gelmesen de bir" mısralarıyla çıkmıştı. İkinci sayısı, "Hangi demir kubbe durdurur kalbimizin atışını" diyerek Aksa Tufanı'nı selamlamıştı. Üçüncü sayısı ise; kimisinin yaşarken üzerine beton döktüğü, kimisinin ölümü üzerine mirasına sahip çıktığı, kimisinin köşe başında hıyar satan işportacı iştahıyla fikirlerini pazarlamaya çalıştığı, kimisinin bedenini, kimisinin mefkûresini öldürdüğü zamanlarda, ''Erbakan yüz yaşında'' diyerek hocamızı selamladı. Herkesin ama herkesin Erbakancı olduğu bir zamanda, -cı, -ci eklerinden uzak, hocamızın yaşamaya gayret ettiklerine dikkat çektik. Hemen giriş yazısında dergimizin genel yayın yönetmeni Mehmet Emin Göktaş bir meşaleden bahsetti: "Cumhuriyet'in henüz üçüncü yılında, 29 Ekim 1926'da, tarihin bir tecellisi olarak bu topraklara bir müjde gibi doğdu. Tam 100 yıl evvel, bir milletin yeniden doğuş sancıları içinde dünyaya gözlerini açan bu çocuk, bir asır sonra bile sönmeyecek bir meşalenin habercisiydi."

"Hepimiz Erbakan'ın Paltosundan Çıktık" diyen Fahri Alem Sönmez ve "Yaralara Dokunan Adam" diyen Necmeddin Ali Yılmaz birbirinden güzel iki yazı ile; Hakan Akyüz hayalî röportajıyla; Sedat Aktaş ise Erbakan Hoca'nın darbecilere izlettiği bir filmin kritiğini yaptığı denemesiyle kapağa şerh düştü.

Müdavim Dergisi, "Mühimmat Köşesi" ile birçok kıymetli kitaptan yaptığı iktibaslarla çizgisini belirgin hâle getiriyor. Hangi kitaplar yok ki o listede: Alışmak Ölümüne Karşı, Yitik Cennet, Bir Kitap Bir Balta, Üç Zor Mesele, Kendini Aramak, Algı ve Manipülasyon ve daha birçok kıymetli ismin kıymetli kitapları...