Yazar, medeniyetin temelini oluşturan dost meclislerinin sevgi, saygı ve vefa değerlerine vurgu yaparken, gençlik intiharları ve ahlaki çöküş olaylarını bu değerlerin kaybına bağlamaktadır. Japonya örneğinde olduğu gibi saygı eğitiminden tutun, kurumların %97'sine ulaşamayan gençlere kadar pek çok sorunun tartışıldığı yazıda, asıl mesele ebeveynlerin ve toplumun çocuklarını dijital tehditlerden korumakta yetersiz kalmasıdır. Peki, geleneksel değerlerin geri dönüşü gerçekten çağdaş sorunlara çözüm olabilir mi?
Mensubu olmakla müftehir olduğumuz medeniyetimiz tam bir meclisler medeniyetidir. İlim meclisleri, zikir meclisleri, istişare meclisleri, fikir meclisleri söz konusu meclisler deryasından sadece birkaç katre. Bu meclisler içinde öğle bir meclis var ki, adeta bütün meclislerin hasılası... İşte bu meclis sevenlerimizden ve sevdiklerimizden mürekkep dost meclisi. O meclis merdiveninin ilk basamağı sevgidir, saygıdır bir diğer basamağı, sadakattir o merdivende yürüyenleri yükselten ve vefa basamağıdır insanı o faziletli meclisin kapısının eşiğine götüren. O mecliste bütün mesafeler yok olur. Ne kadar duvar varsa gönüller arasında alayı yıkılır. Bütün rütbeler sökülür, gönül bahçelerine muhabbet çınarları dikilir.
İnsan kendine gelir o mecliste, kendini bilir, kendini bulur, hep kendinde kalır. Dost meclisi en az sevinçler kadar acılarında paylaşıldığı bir meclistir. Bu özelliğinden dolayı kıymetli, bu güzelliğinden dolayısıyla faziletlidir.
O mecliste tahakküm yoktur, tekebbürün esamesi bile okunmaz. O meclise tahammül ve teamül hakimdir. O mecliste insana, hayata, dünyaya ve eşyaya dair her şey bütün cepheleri ve veçheleri ile konuşulur. O mecliste hiç kimse birbirini muş gibi yaparak dinlemez. Hiç kimse hiç kimseyi yanlış anlamaz. Birkaç gün önce Fatih'te o meclislerden birindeydim. Meclis, sevgili Nurettin Kayan dostumuzun evinde kurulmuştu. Her meslek, meşrep ve mektepten dostlarımız o meclisi teşrif ve tezyin etmişlerdi. O akşam Türkiye'nin sesine ses vermiş, Siverek ve Kahramanmaraş'tan gelen acı haberlerin gönül dünyamızdaki yankı ve yansımalarını konuşmuştuk. Hani "Su küçüğün söz büyüğündür." derler ya; sözün besmelesini eğitime bir ömür vermiş emektar bir büyüğümüz çekmiş ve şu ibretli hatırayı anlatmıştı. "Lise 3. sınıfta okuyan zeki bir öğrencim vardı. Ailesinin hali vakti de hayli yerinde idi. Bir gün duydum ki bu öğrencim, bir yerden bir silah bulup, o silahı kafasına sıkarak intihar etmiş, geride de bir mektup bırakmış. Mektubunda şöyle diyordu; "Bu vakte kadar hiç kimse, hiçbir şey için bana hayır demedi. Bu gün aynı sınıfta okuduğumuz bir kıza arkadaşlık teklif ettim. Bana "Hayır" dedi. Aldığım bu cevap bana çok ağır geldi, hazmedemedim. "Hayır" kelimesini duyduğum bir dünyada yaşamak istemiyorum!"
Hadiselere anlam ve değer zaviyesinden bakan bir öğretmen arkadaşımız yaşanan süreci üç kelime ile özetledi; cinnet, cinayet ve intihar.
Ömrünü sivil toplum faaliyetlerine adamış başka bir dostumuz facianın fotoğrafını şöyle çekti. "Türkiye'de ahlakı ve maneviyatı merkeze alan bütün kurum, kuruluş, vakıf ve derneklerin

23