Dünya liderlerinin ve stratejistlerin dilinden düşmeyen en popüler doktrin hiç şüphesiz Roma kökenli "Si vis pacem, parabellum"dur. "Barış istiyorsan savaşa hazırlan" ilkesinden türeyen "Güç YoluylaBarış" söylemidir. Hedef barışı tesis etmek gibi görünse de pratik dünyada sınırların nerede başlayıp nerede bittiği muğlaktır.
Yeryüzü şimdi bir soruya cevap arıyor. İngiliz Independent'ta ilginç bir analiz vardı bu konuda. "Güçyoluyla barış mı" yoksa "Güç yoluylayeni savaşlaramı gidiyoruz" Yaşanan gerilimlere bakınca gücün savaş meydanlarında kullanıldığı bir döneme tanıklık ediyoruz.
"Güç yoluyla barış", bir devletin (veya ittifakın) askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü o kadar yüksek bir seviyede sergilemesidir ki; muhtemel bir saldırgan, saldırmanın bedelinin elde edeceği kazançtan katbekat fazla olacağını anlar ve geri adım atar. Soğuk Savaş döneminde ABD'nin Reagan döneminde sistemleştirdiği bu kavram, nükleer caydırıcılık çağının temeli olmuştur. Teorik olarak bu yaklaşım bir "savaşa çağrı" değildir; aksine savaşma ihtimalini masadan kaldıran bir güvenlik kalkanıdır.
Nitekim günümüz küresel siyasetinde ABD'den Doğu Avrupa'ya, Asya-Pasifik'teki ittifaklardan Doğu Akdeniz'e kadar geniş bir hatta küresel güçlerin askeri bütçelerini tarihin en yüksek seviyelerine çıkarmalarının arkasındaki resmi gerekçe hep budur: Savaşmamak için güçleniyoruz. Ancak jeopolitik gerçeklik ile kağıt üzerindeki teori her zaman örtüşmüyor.
Artık barış için biriktirilen askeri güç, en ufak bir kıvılcımda patlamaya hazır bir dinamit deposuna dönüşüyor. Son yıllarda küresel denklemde tanık olduğumuz gelişmeler Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu'daki çatışmalar veya küresel güçlerin üçüncü ülkelerdeki doğrudan veya dolaylı müdahaleleri, gücü elinde tutan aktörlerin uluslararası hukuku bypass etmesine zemin hazırlıyor. Ne insan hakları kalıyor ne de savaş hukuku.
Çocukları bile göstere göstere öldürmeyi meşrulaştıran barbar bir gezegende yaşıyoruz artık.
Dünyaya insan hakları dersi veren Batı'nın neredeyse tamamı bile bu barbarlığa bırakın sessizliği, silah ve bomba desteği yağdırıyor. "Güçlüolan haklıdır" mantığı egemen olduğunda, barış artık kurallar ve diplomasiyle değil, sadece askeri baskıyla yürütülen geçici bir mütarekeden ibaret kalıyor.
Şu anki küresel tabloyu anlatan en doğru tanım: Görünürde caydırıcılık, uygulamada tırmandırma olarak karşımıza çıkıyor. Küresel askeri harcamalar ve savunma sanayii yatırımları zirveye çıktı. Uluslararası diplomasinin ve BM gibi kurumların çatışmaları önleme kapasitesi dibe vurdu.
Güç odakları diplomasi masasını bir çözüm aracı olarak değil, sahada güçle elde ettikleri kazanımları tescilleme alanı olarak kullanıyor. Silahların gölgesinde sağlanan huzur, barışın kendisi değil; yalnızca bir sonraki çatışmaya kadar verilen huzursuz bir mola anlamı taşıyor.
Gerçek ve kalıcı barış, yalnızca silahların büyüklüğüyle değil; bu silahları kullanmama kararlılığını gösteren güçlü diplomasinin, uluslararası hukukun ve karşılıklı güven mekanizmalarının yeniden inşasıyla mümkündür. Dünya şu an güç toplamaktadır; ancak bu gücün nihayetinde barışa mı yoksa büyük bir yıkıma mı hizmet edeceğini, diplomasiye biçilen değer belirleyecektir. Bugün diplomasi de dip yapmış durumda.

10