Böyle bir güç yok

DÜNYANIN neresine giderseniz gidin; ister Balkanlar'ın dağlık bir kasabasında, ister Orta Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında, ister Latin Amerika'nın bir cadde arasında ya da Uzak Doğu'nun bir sahil kasabasında olun, karşınıza çıkan o "Türk" kelimesi, pasaporttan öte bir anlam taşır. O kelime; mazlumun sığınağı, adaletin simgesi ve asırlardır silinmeyen bir vefa borcunun adıdır.

Pakistan'ın Türkiye Büyükelçisi çocukken annesinin iki kulağının da yırtık olduğunu fark eder. Nedenini sorar. Osmanlı'ya saldırı olduğunda Pakistan'da gençler sokaklarda beyaz çarşaf açarak bize para topladığında annesi de altın küpelerini vermek ister. Uğraşır ama yıllardır çıkarmadığı için adeta kulağına yapışmıştır. Başaramayınca kulaklarını yırtarak o küpeleri çıkarır ve Osmanlı'ya gönderir.

Küçük çocuk "Ama neden yırttın kulaklarını anne" diye sorar. Anne "Büyüyünce anlayacaksın nedenini" der. Yıllar sonra o Pakistanlı çocuk Türkiye'ye büyükelçi olur. Ülkesinde sel felaketi olduğunda bir Türk elçiliğe gelir. Emekli maaşının tamamını yardım için elçiye uzatır. "Merak etmeyin komşularla konuştum. Aç kalmam. Bana bir ay yemek getirmeye söz verdiler" der. Pakistanlı büyükelçinin "İşte o an anladım annemin ne demek istediğini" derken gözleri doluydu. Türk büyükelçilerinin hatıratlarında asıl sarsıcı olan dünyanın en ücra köşelerinde karşılaştıkları o saf Türk ve Osmanlı sevgisidir.

Soğuk Savaş döneminde, Demir Perde'nin baskısı altında Türk kimliğini gizlemek zorunda kalmış yaşlı bir insanın, başkentteki Türk elçiliğinin kapısına geldiğinde yaşananlar, diplomasi tarihinin en hüzünlü tablosudur. Elçilik binasının gönderindeki al bayrağı gördüğü an diz çöküp toprağı öpen o ihtiyar, büyükelçinin makam odasında hıçkırarak şöyle seslenmiştir: "Ben Türkiye'yi hiç görmedim ama dedemden bir gün bile unutmamamı öğrettikleri bir vatan var. Ölmeden önce bir kez Türk bayrağını yakından görmek en büyük duamdı." Benzer şekilde, Afrika'nın yoksul bir köşesinde son nefesini vermek üzere olan yaşlı bir Türk asıllı Afrikalının, büyükelçinin elini sıkarak "Büyükelçi bey, bana Türkiye'nin kokusunu anlatın... Boğaziçi hala maviliğini koruyor mu" diye sorması, dünyanın her yerinde sarsılmaz köklere sahip olduğumuzun kanıtıdır.

Polonya'nın bir kasabasında arabası bozulduğunda yolda kalan Türklerin yardımına yerel halktan yaşlı bir çift yardıma koşar. Polonyalı çift, turistlerin Türk olduğunu öğrendiğinde "Tarihimizde Osmanlı, baskılara karşı sefirimizin varlığını koruyan tek devletti. Dedelerimiz İstanbul'a sığındığında onlara ev verildi. Şimdi bu topraklarda bir Türk yolda kalırsa, dedelerimizin kemikleri sızlar." der. Balkanlar'da Mostar köprüsünde bir dükkân sahibi kadının, savaş günlerinde Türkiye'nin uzattığı eli hatırlayarak "Siz buraya turist olarak değil, evinize geldiniz. Siz buradan hiç gitmediniz ki" demesi; Sudan'da çölün ortasında bir Türk yardım kuruluşunu görünce yüzü gülen köylülerin "Hoş geldiniz Osmanlılar" diyerek evlerini açması hep aynı gerçeğe işaret eder. Bulgaristan, Yugoslavya veya Romanya'daki zorunlu asimilasyon dönemlerinde görev yapan büyükelçiler, gizlice yaklaşarak elçilik duvarını öpen, Türkçe konuşmaya çalışan, kelimeleri unuttuğu için ağlayan insanların, Türkiye'ye duydukları sadakatin hiçbir baskıyla silinemediğini gözyaşlarıyla not etmişlerdir. Türkistan'da yeni açılan Türk büyükelçiliğine ilk günde yerli halk akın eder.