Ülkücü Hareket'in entelektüel imtihanı

İki haftadır bu köşede Ülkücü Hareket'in yaşadığı "entelektüel irtifa kaybı"na işaret ediyorum.

Bu kaybın bir isimler meselesi olmadığını, daha derin bir "zihnî kopuş"a dayandığını vurguladım. Dündar Taşer'i, Galip Erdem'i, Erol Güngör'ü andım. O isimleri zikretmek, düşünceyle kurulan bağın mahiyetini hatırlatma çabasıydı.

Şimdi meselenin başka bir eşiğindeyiz. Bugün karşı karşıya olunan sorun, "entelektüelin eksilmesi" değil, "düşünceye duyulan ihtiyacın azalması"dır. Bu, çok daha ağır ve derin bir kopuştur.

Bir hareket düşünce insanlarını kaybedebilir; bu telafi edilebilir. Ancak düşünceye olan ihtiyaç ortadan kalkarsa, yalnızca irtifa değil, "istikamet" de kaybolur.

Ülkücü Hareket'in erken döneminde düşünce, aidiyetin önündeydi. Ülkücülük bir rozet değil, bir zihnî çabaydı. Dünyayı, insanı, devleti, tarihi anlama iddiasıydı. Bu iddia, düşünmeyi zorunlu kılıyordu.

Zamanla bu denge değişti.

Aidiyet, düşüncenin önüne geçti; sadakat, fikrin ölçüsü haline geldi. Sorgulama yerini teyide bıraktı, derinlik giderek önemini yitirdi.

Bugün kritik soru şudur:

Düşünen insan, bu hareket için ne zaman yük hâline geldi

Bu dönüşüm kendiliğinden olmadı. Siyasetin gündelik dili, uzun soluklu düşünceyi bastırdı. Pratik kazanımlar, teorik arayışların önüne geçti. "Şimdi sırası mı" cümlesi, düşüncenin karşısına dikilen en güçlü engel oldu.

Bugün Ülkücü Hareket'te en çok eksik olan şey, yeni isimler değil; "düşünceyi merkeze alan bir iklim"dir.

"Yeni bir Dündar Taşer neden çıkmıyor" sorusu eksik bir sorudur.

Belki asıl soru şudur: