Sofya ile Cihangir aşkına!..

Necip Fazıl, güçlü bir şair ve mütefekkir olarak kurduğu düşünce dili ve tavrıyla kendisinden sonra gelen sanatçıları, aydınları ve edebiyat insanlarını derinden etkilemiş müstesna bir isimdir. Onun sarsılmaz karakteri, direniş ruhu ve aksiyoner tutumu, kuşaklar boyunca edebiyatın yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda bir "söz alma" ve "hesaplaşma" alanı olabileceğini göstermiştir. Bu yönüyle Necip Fazıl etkisi, Türk düşünce ve edebiyat ikliminde kalıcı izler bırakmış güçlü bir miras olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu mirasın somut tezahürlerinden biri de Necip Fazıl Ödülleri'dir. Nitekim 2019 yılında "İlk Eserler" dalında Necip Fazıl Ödülü'ne layık görülen Emin Gürdamur, hikaye alanında gün geçtikçe yerini sağlamlaştıran isimlerden biri oldu. Yeni hikaye kitaplarının yanı sıra kuramsal yazılara da ağırlık vermesi, edebiyatı yalnızca üretim değil, düşünme alanı olarak da ele aldığını gösteriyor. Bir söyleşimizde Necip Fazıl'ı "tek kişilik bir fakülte" olarak nitelendirmesi, bu düşünsel mirasla kurduğu derin ilişkinin de ifadesiydi.

Bu "fakülte"den beslenen bir yazar olarak Gürdamur'un Öykü Öykü Dedikleri adlı yeni kitabı Hece Yayınları'ndan çıktı. Kitap, yazarın öyküye, anlatıya ve gündelik hayata dair keskin gözlemlerini bir araya getiriyor. Sıradan görünen anların içindeki çatlaklardan sızan duygular, insanın kendisiyle ve çevresiyle kurduğu karmaşık ilişkiler, sade ama etkili bir dille okura sunuluyor. Bu yönüyle kitap, öykünün yalnızca anlatılan değil, aynı zamanda üzerine düşünülen bir alan olduğunu da hatırlatıyor.

Bugünlerde çantamda taşıdığım kitaplardan biri de kıymetli refikimiz Halil İbrahim İzgi'nin 14. kitabı olan 1868 Sofya ve Cihangir'in Kitabı. Timaş Yayınları'ndan çıkan roman, 1868 yılının İstanbul'unda geçiyor ve her şey bir kedinin gözünden anlatılıyor.

Kediler aleminin bu özgün macerasında, geçmiş zaman İstanbul'unun sokaklarında, cami avlularında, kütüphanelerinde ve tepelerinde dolaşıyor; kadim şehrin sırlarına ve günlük hayat ritmine tanıklık ediyoruz. İzgi'ye böylesi bir kitabı yazdıran şey kedi sevgisi midir bilmiyorum; ancak tarihî ve kültürel serencamımızı bir kedinin bakışıyla izlemek, okur olarak bana da hayli sevimli geldi. Akıcı, sade ve kıvrak üslup romanı genç okurlar için de cazip kılıyor. Kitap, herhangi bir gösterişe kaçmadan geçmiş zamanın kültürel birikimini, mahalle kültürünü ve hayat ritmini okura sezdiriyor. Bu romanda hacca gitmek için yanıp tutuşan, aşık olan, kedi alfabesini icat ederek tarihe iz bırakmak isteyen kediler var. Kitapta ayrıca geçmiş zaman ve şehir kültürü, anlatılar, kırılmalar ve kişisel yorumlarla canlı tutulan bir hafıza olarak yeniden inşa ediliyor. Nereden bakılsa sıra dışı bir okuma serüveni...