Selimiye'nin kubbesine bakarken

Edirne'nin kalbi Selimiye Camii'nin kubbesinde yürütülen restorasyon çalışmaları, son günlerde teknik bir konunun nasıl toplumsal bir polemiğe dönüşebileceğinin en somut örneği oldu. Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" diyerek dünyaya miras bıraktığı bu muazzam yapının her bir santimi, elbette büyük bir hassasiyeti hak ediyor. Ancak bugün geldiğimiz noktada, kubbe tezyinatına dair yürütülen tartışmaların bilimsel verilerden ziyade, dijital mecralardaki bilgi kirliliğiyle şekillendiğini üzülerek müşahede ediyoruz.

Restorasyon süreci başladığında ortaya konulan veriler, aslında tartışmaya mahal bırakmayacak kadar net bir ispat seti sunuyordu. Uzmanların titiz çalışmaları sonucunda elde edilen bu bulgular, ana kubbedeki mevcut kalem işlerinin Sinan döneminin o vakur ve sade ruhundan ne kadar uzaklaştığını ortaya koymuştu. Ne var ki, bilimin ve sanat tarihinin sunduğu bu güçlü deliller, sosyal medyanın manipülatif doğası içinde adeta birer "tercih" gibi yansıtıldı. Konu, aslına rücu etmekten ziyade bir "değiştirme" çabasıymış gibi sunulunca, kamuoyundaki algı da hakikatten koparak başka yönlere savruldu.

Kubbenin mevcut hali

Bu noktada restorasyonun bilimsel dayanaklarını oluşturan delil seti, iddiaların aksine oldukça berrak bir tablo sunuyor. Mimar Sinan'ın yaptığı bütün camilerde, ana kubbedeki tezyinat ne ise, bir alt seviyedeki kubbelerde de aynı tezyinat kullanılıyor. Edirne Selimiye Camii'nde de, eksedra (yarım daire) kubbeleri Sinan dönemini göstermekte. Uzmanlar hem bunu ortaya koydu, hem de acaba kubbenin çoğunluğu hakikaten boş muydu sorusunu da Charles Texier'in Süleymaniye'ye ait iç mekan çizimleri ile bu sağlamayı pekiştirdi. Yani istisna olmadığı tekrar ispatlandı. Texier gibi isimlerin tarihi çizimlerindeki o vakur sadelik, Sinan'ın mimari dilinin sarsılmaz birer mührü niteliğindeydi.

Sosyal medyanın hızlı tüketim kültüründe bu derin arşiv bilgileri her ne kadar manipülatif yorumlarla çarpıtılmaya çalışılsa da, akademik veriler bize ana kubbenin yoğun bir süsleme alanı değil, bir ışık ve ferahlık mekanı olduğunu ispatlıyor.

Kubbenin restorasyonu için teklif edilen hali

Aslında mevcut ana kubbe bezemelerinde görülen ve yer yer Hristiyan estetiğini andıran Barok esintilerin, 19. Yüzyıl sonundan itibaren dışarıdan gelen müdahalelerle oluştuğu, Sultan Abdülmecid döneminde ise iyice kurumsallaştığı bilinen bir gerçek. Yan kubbelerdeki Sinan dönemi ferahlığı ile ana kubbenin bugünkü boğucu ve karanlık dokusu arasındaki o keskin tezat, akademik bir göze ihtiyaç duymadan bile fark edilebiliyor.

Bu durum bir beğeni meselesi olmanın ötesinde, eserin kendi tarihi kimliğine kavuşma mücadelesidir. Bu vesile ile sosyal mecralara yüklenen Selimiye kubbesi fotoğraflarını inceleyince tekrardan hocalarımızın ne kadar haklı olduğu gerçeği ile bir kez daha yüzleştim. Birçok resimde kubbenin önceki restorasyona göre daha koyu renkli göründüğünü fark ettim. Bunun sebebini sorduğumda 1983 restorasyonunda ana kubbe etek kısımlarının beyaz ağırlıklı bir tasarıma sahip olduğunu, ancak biten restorasyonda bunun kaldırılarak alttaki koyu renkli barok kısmının ihya edildiğini öğrendim. Kubbe daha karanlık gözükeceği için bulunan çözüm ise maalesef iç aydınlatma sistemi eklemek şeklinde olmuş.