Bir Japon'un Necip Fazıl ile işi ne

Geçen hafta Japonya'dan bir misafirim vardı. Edebiyat tarihçileriyle görüşüyor, yazarlarla konuşuyor, aydınlarla temas kuruyor; dinliyor, soruyor, anlamaya çalışıyordu. Bütün bunlar, üzerinde titizlikle çalıştığı doktora tezinin parçalarıydı.

Mina, Tokyo'da özel bir üniversitede doktora yapıyor. Tez konusu ise dikkat çekici: "Çağdaş Türkiye'de İslamcı romanların ve yazarların rejimin kültürel normlarını oluşturmasıyla ilişkisi."

Türkiye'ye gelmeden önce tanıdığı Türk yazarları sorduğumda verdiği cevap kısa ve tanıdıktı: Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Orhan Pamuk, Elif Şafak...

Bu manzara bana yabancı değildi. Kanada'da yaşadığım yıllarda, Toronto Halk Kütüphanesi'nin Türk edebiyatı raflarında da aynı dar çerçeveyle karşılaşırdım. Hep aynı isimler, benzer sesler... Sanki koskoca bir edebiyat, birkaç isme sığdırılmış gibiydi.

Mina, araştırmasını derinleştirdikçe şaşkınlığı da dernileşmiş. Özellikle bir soruya takılmıştı zihni: Neden Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç gibi, son dönem Türk edebiyatına ve düşünce dünyasına istikamet vermiş isimler, başka ülkelerde neredeyse hiç bilinmiyordu

Bu sorunun cevabı kısa değil; belki de tek bir cevabı yok. Ancak, Cumhuriyet dönemi sanat ve edebiyat politikaları doğrultusunda yerli ve millî bir çizgide duran pek çok yazar ve aydın büyük ölçüde "sükût suikastına" uğratılırken; memleketin geri kalmışlığını 'muhafazakar' düşünceye bağlayan 'Batıcı' damar, hem içeride hem dışarıda güçlü bir "pazarlama" ile dolaşıma sokuldu.

Mina'ya bunu somutlaştırmak için bir örnek verdim. Türkiye'nin en büyük kitap fuarlarından biri olan İstanbul Kitap Fuarı'nda her yıl bir yazar "onur yazarı" seçilir. Ne var ki 43 yıldır düzenlenen fuara "İslamcı" diye etiketledikleri yazarlardan tek bir isim bile bu unvana layık görülmedi.

Bir defasında, "Rasim Özdenören'i davet ettik, kabul etmedi." diyerek açıkça yalan söylemişlerdi. "Yalan" diyorum; çünkü rahmetli Özdenören bana bizzat, böyle bir davetin hiç yapılmadığını söylemişti.

Mina dikkatle dinledi, bir süre düşündü ve sonra şöyle dedi:

"Biliyor musunuz, Türkiye'deki arkadaş çevremin çoğu seküler kesimden. Araştırmama Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç gibi isimleri dahil ettiğim için bana 'Senin ne işin var o İslamcılarla' dediler."

Bir yabancıyı bile hayrete düşüren gerçek buydu.

Bu sözler bana İsmet Özel'in o çarpıcı tespitini hatırlattı: "İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır."

Aynı ülkenin içinde, birbirine kapanmış, birbirine sağırlaşmış dünyalar... Üstelik bu hal yeni de değil; Tanzimat'tan bu yana içimizde taşıdığımız bir sancı.

Osmanlı'nın son döneminde, mürebbiyelerle yetişmiş bir sadrazam oğlu ve sanat tarihimizin önemli isimlerinden Celal Esad Arseven, hatıralarında bunun kökenlerini açıklıkla anlatır: