Tiyatro oyunlarının süreleri epey zamandır tartışılan, iletişim araçlarındaki inanılmaz dönüşümle birlikte iyice gündemi işgal eden bir konu: "Oyun keşke bu kadar uzun olmasaydı", "Tek perdelik oyun idealdir" ya da "Hızlanan çağımızda seyircinin ilgisi ancak belirli bir süre canlı kalıyor, sonra siliniyor" gibi cümlelerle çok sık karşılaşılıyor.
Bu hızlanan çağ meselesi benim de kafamı kurcalıyor epeydir. Tabii ki seyirciyi dikkate almakta, süreyi gereğinden fazla uzatmamakta her zaman yarar vardır ama diğer yandan da önemli olan seyirciyle bir hakikati paylaşmak değil mi Hızdan ve kısalıktan daha geçerli bir etken değil mi bu
HAKİKATİN DEĞERSİZLEŞMESİSonra Tanol Türkoğlu'nun 10 Nisan tarihli "Herkese Bilim Teknoloji" dergisinde kaleme aldığı yazı geçti elime ve hız meselesinin aslında çok daha genel bazı kavramlarla da eklemlendiğini düşündüm. Şöyle diyor Türkoğlu: "Dijital, hakikati ortadan kaldırmıyor; onu değersizleştiriyor. Doğru bilgi ile yanlış bilgi arasındaki fark, ahlaki ya da epistemolojik bir mesele olmaktan çıkıyor, araçsal (teknik) bir önemsizliğe dönüşüyor. Önemli olan bilginin doğru olup olmadığı değil ne kadar hızlı yayıldığı, dikkat çektiği, dolaşımda kaldığıdır. Hakikatin bu yarışta geri kalması tutarlı. Yanlış değil yavaş olduğu (olması gerektiği) için!"
Demek ki çağın hızlanması hakikat ile bağımızın gevşemesinde, daha doğrusu önemsizleşmesinde pay sahibi. Peki bu hızlanmada tek etken dijitalleşme mi Sanmıyorum. Aslında zaman algısının değişmeye başlamasını modern çağa, Sanayi Devrimi'ne kadar geri götürmek mümkün. Toplumsal yaşamın neredeyse fabrika ritmine uydurularak saatin tik-taklarına göre yapılandırılması doğrudan kapitalist üretim tarzıyla ilişkili. Ama modern dönem bilginin doğruluğunun çok önemli görüldüğü, hatta bilgiyi kontrol etmenin gücü elinde bulundurmakla eşdeğer sayıldığı bir dönem. İçinde bulunduğumuz dönemin ayırt edici niteliği ise hızdan da çok, inanılmaz bir (doğru veya yanlış) bilgi patlaması içinde hakikatin önemsizleştirilmesi olsa gerek. Türkoğlu bunu çok güzel ifade etmiş: "Bilinen tarihin hiçbir evresinde bilgi hiç bu kadar bol olmamış, hakikat hiç bu kadar etkisiz eleman konumuna düşmemiş olsa gerek. ünkü içinde yaşadığımız düzen, bilginin doğruluğunu değil dolaşımını esas alıyor; bunun yan etkisi olarak hakikat (tedavülden kalkmasa da) işlevsiz hale geliyor."

36