Yazar, okul saldırısı sonrası dindar ve seküler çevrelerin birbirlerini toptan suçlama eğilimini kınıyor; suçluyu ve sebeplerini araştırmanın yerine, karşı tarafı karalamanın Türkiye'deki alışkanlığını gösteriyor. Kilit argüman, ne iyi ne de kötülüğün tek bir ideolojik grubun tekelinde olmadığı ve çifte standardın toplumu bölüp ötekileştirdiğidir. Peki, toplumsal iki kutbu ayıran bu duvarı kırmanın sorumluluğu kimin tarafından yüklenmeli?
Kahramanmaraş'ta yaşanan okul saldırısı bütün Türkiye'yi sarstı. Dokuz insanın hayatını kaybetmesi, çok sayıda kişinin yaralanması, çocukların ve öğretmenlerin hedef alınması, hepimizi derinden yaraladı. Böyle olayların ardından ilk ihtiyaç duyulan şey soğukkanlılık, adalet ve hakikate sadakattir. Ne yazık ki Türkiye'de bunun tam tersini görmeye alışmış durumdayız. Acı olaylar, failleri ve sebepleri anlamaya çalışmanın değil, karşı mahalleyi karalamanın bahanesi hâline getiriliyor.
Bu sefer de aynı yanlış tekrarlandı. Failin annesinin sol Kemalist Eğitim-İş sendikasının üyesi olmasından ve LGBT ile bağlarından hareketle, bazı dindar-muhafazakâr çevreler saldırıdan dolayı Kemalistleri ve LGBT çevrelerini eleştirmeye hatta suçlamaya yöneldi. Millî ve manevi değerlerin önemsenmemesinin gençleri şiddete sevk ettiği ileri sürüldü. Bu yorum hem düşünce bakımından kusurlu hem de ahlaki bakımından adaletsiz. Bir kişinin işlediği ağır bir suçtan hareketle, onunla aynı ideolojik veya davranışsal hatta duran herkesi zan altında bırakmak yanlıştır. Bir Kemalist aileden gelmiş olması, bütün Kemalistlerin bu zihniyeti paylaştığını göstermez. LGBT ile temaslı olması da bütün LGBT çevrelerinin şiddeti teşvik ettiği anlamına gelmez. Aynı çizgilerde olup bu saldırıyı nefretle kınayan, reddeden, lanetleyen pek çok insan bulunduğu açıktır. Dolayısıyla, burada yapılması gereken, suçu şahsileştirmek ve sorumluluğu somut kişilerde ve çevrelerde aramaktır.
Fakat yanlışlar burada bitmiyor. Bu olayda Ayla Kara adlı bir kadın öğretmen, öğrencilerini korumak için kendisini saldırganın önüne attı ve hayatını kaybetti. Bu, kelimenin tam anlamıyla, kahramanca bir davranıştı. Kendi canını hiçe sayarak çocuklara siper olmak, her türlü siyasi ve kültürel ayrımın üstünde, bir asalet örneğidir. Ancak, bu öğretmenin öldürülmesi, muhtemelen, başörtülü bir hanım olması yüzünden, seküler çevrelerin ve kadın örgütlerinin büyük kısmı tarafından dikkat çekici bir sessizlikle karşılandı. Aynı fedakârlığı gösteren kişi başörtülü değil de seküler hayat tarzını temsil eden biri olsaydı, aynı çevreler, Burak Ertaştan'ın da işaret ettiği üzere, onu günlerce manşetlere taşımayacak mıydı Demek ki burada da ilke değil, kimlik konuşuyor. Aslında bu tavır dindarlar aleyhine sık sık tekrarlanıyor. Türkiye'de seküler ve Kemalist çevreler, dinî bir cemaat, tarikat veya grup içinde kötü bir olay yaşandığında bunu çoğu zaman bütün dindarlara teşmil ediyor. Bir kişinin suçu, milyonlarca dindarın hanesine yazılıyor.
Öbür taraftan din, elbette, ahlaki değerlerin aktarılmasında ve insanın kendini sınırlamasında güçlü bir kaynak olabilir. Manevi değerlerin insanı frenleyici etkisi küçümsenemez. Ancak bu, hangi dine inanırsa inansın, bütün dindarların, otomatik biçimde, başkalarına zarar vermekten uzak duracağı anlamına gelmez. Tarih buna şahittir. Daha yakın olarak DEAŞ ve FETÖ örnekleri ortadadır. Bu örgütlerin, dinî referanslarla hareket ettiğini söyleyen mensupları, büyük kötülüklere imza atabilmiştir. Üstelik kurbanlarının büyük kısmı yine Müslümanlar olmuştur.

19