Zulüm devri

Ülkelerin yaşamında çeşitli sıfatlarla nitelelenen dönemler, eski adıyla devirler vardır.

Ben daha uzun bir süreyi kapsadığını düşünerek yazımın başlığında devir sözcüğünü kullanmayı yeğledim.

20 yılı aşkın bir süredir yaşamakta olduğumuz dönem, gelecekteki tarih kitaplarında, özellikle son yılları bakımından, öyle sanıyorum ki zulüm devri diye adlandırılacaktır.

İnsanların kanıtlanmış bir suç isnadı ve hatta bir iddianame yokken peşinen suçlanarak cezaevlerine kapatılması ancak ortaçağlarda ya da mutlakiyetçi rejimlerde rastlanabilecek bir zulümdür.

Düşünce suçu adı verilen çağdışı suçlama gerekçeleriyle insanların caniymişçesine neredeyse bir ömür boyu zindanlara kapatılması tıpatıp bir engizisyon zulmüdür. Osman Kavala'ya, Selahattin Demirtaş'a, kuyu tipi denen zindanlardaki sayısız tutsağa uygulanmakta olan zulüm tam olarak budur.

Tahliye kararlarının hemen ardından yeni tutuklama kararları sanırım ortaçağlarda bile bilinmeyen bir zulüm yöntemidir.

Böyle kararları alan kişilerin oluşturduğu kurumları da yargı kurumları değil, engizisyon infaz görevlileri diye adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Haksız hukuksuz olarak cezaevlerine kapatılmış insanların kimilerinin orada ölümcül hastalıklarla mücadeleye terk edilmiş olmaları, keyfi ve kasıtlı cezaevi değiştirmeleri zulüm üstüne zulümdür.

Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hükümlerinin hiçe sayılması ise zulmün tescillenmesidir.

Bu zulüm devrinde, hukukun ayaklar altına alınmasının yanı sıra zenginler daha zengin, yoksular daha yoksul olmuş, orta tabakalar ise hızla yoksullaşmıştır.

Gerçi zenginliğin, para ve mal mülk sahibi olmanın da bir güvencesi yoktur.

Mala, toprağa, özel mülke, örneğin nice alın teriyle oluşturulmuş bir TV kanalına çökmek bu zulüm devrinde olağan hadiselerdendir.

Yoksullar ise kendilerini ve çocuklarını gereğinin altında bile besleyememekte, giydirememekte, eğer kendilerinin olan bir barınakları yoksa ya sokakta kalmakta ya konut sahipleriyle boğazlaşmaktadırlar.