Bir filmin izleyenin kafasında sorular yaratması, üzerinde tartıştırması kıymetli bir şey. 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Yarışması'nda böyle bir film vardı ve o film ilk kez sanat / sinema basınının davet edilmediği ödül töreninde En İyi Film dahil altı ödül aldı: Ragıp Türk'ün ilk uzun metrajı "Taş ve Tüy". Bazılarını tahminen bir daha hiçbir yerde görmeyeceğimiz 12 filmlik seçkinin içinde mücevher gibi parlıyordu zaten.
Her sene yapılan "Bu film ön jüriden nasıl geçti de yarışmada karşımıza geldi" tartışmaları bu seneye de damgasını vurdu. Kabul etsek iyi olur; sinemamızda her sene 12 adet gün yüzü görmemiş film Antalya'ya başvurmuyor. Ya prömiyer ya da 12 film şartından vazgeçmeleri lazım. Ya da Türk sinemasının acıklı tablosunu izlemeye devam edeceğiz, yeni bir şeymiş gibi şaşırmamıza gerek yok.
Ragıp Türk'ün yoksulluk, annelik ve kendi ifadesiyle "sıkışan bireyin nasıl suça sürüklendiği" gibi meseleleri bir potada başarıyla eriten filmi "Taş ve Tüy"ün temelleri yönetmenin 2019 tarihli kısa filmi "Tor"a uzanıyor. Orada annesi cezaevinde olan torununa bakan, geçimini zengin bir ailenin köpeği olan Toros'a bakarak sağlayan Ayşe'nin hikâyesini anlatmıştı.
Filmin sonunda Ayşe ölünce Ragıp Türk'ün aklında "Bu çocuğa ne olmuştur" sorusu kalmış ve bunu da "Taş ve Tüy"de anlatmış. Çocuğun annesi Nazire cezaevinden çıkmış, bütün derdi oğlu Uğur'u yanına almak. Ancak Uğur'a o anneannesinin yanında çalıştığı zengin karı koca koruyucu aile olmuş. Tor diye çağırdığı Toros artık onun köpeği, ata biniyor, odası, oyuncakları, her şeyi var. Nazire ise hurdacılıkla hayatını kazanıyor ve Sosyal Hizmetler'i çocuğunu ona vermeye ikna etmek için kendisinin olmayan bir evi adres göstermeye çalışıyor.
Seyirciyi de zorlayan bir ikilem. İnsanın kendi doğurduğu çocuğunu kendi büyütememesinin ne büyük haksızlık olduğunu düşünürken bir yandan da zengin ailedeki 'anne'nin sorduğu soruyu makul buluyorsunuz: "Uğur'a onun elinden aldıklarını nasıl anlatacaksın"
Nazire erkek senarist / yönetmenlerde görmeye alışık olmadığımız kadar derinlikli bir karakter. Neden ilk uzun metrajında bir kadın hikâyesi anlattığını soranlara ödül töreninde hayatındaki kadınlara (eşi ve filmdeki oyuncusu / yapımcısı Duygu Aktoprak, yapımcısı İris Tahhuşoğlu, kız kardeşi Pelin Türk) teşekkür ederek cevap veren, röportajlarında annesine düşkün bir evlat ve şimdi de kız babası olduğunu tekrarlayan Ragıp Türk'ün bir teşekkürü de Yeşim Ustaoğlu'naydı. 2003 yılında müzisyen olma hayaliyle İzmir'den İstanbul'a gelmiş, öğrenciliğin nimetlerinden faydalanmak için İstanbul Üniversitesi Sinema Televizyon bölümüne girmiş, "tutunamayan bir müzisyen olarak dolaşırken" kendini "Pandora'nın Kutusu" setinde asistan olarak bulmuştu. Yeşim Ustaoğlu'nu gözlemlemek ona sinemacı olma ilhamını vermişti. Hayatın sürprizine bakın ki o gün ikisi festivalin iki önemli ödülünü (Ustaoğlu – En İyi Yönetmen) almak için sahnedelerdi.

8