Seyirciye merak unsurunu en baştan veren bir efsanesi var oyunun: "Prova yok, yönetmen yok, ön hazırlık yok". Upuzun bir oyuncu listesi var; her gece bir başka oyuncu çıkacak sahneye, "Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan"da. Bir doğaçlama tiyatrosu mu söz konusu Hayır, çünkü metin var. Üstelik yazarının dışına çıkılmamasını talep ettiği bir metin. Ve yok artık, oyuncu o metni ilk kez sahnede eline alacak. Dolayısıyla her oyuncu sadece bir kez yaşayabilir bu deneyimi. Öncesi yok, sonrası yok, sadece o an var.
Başta "Mutlaka oyuncu bir yolunu bulup bu metne ulaşmıştır canım," diye aklımdan geçirdiğim "Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan" deneyimi, gecenin sonunda bunu hiç önemsemediğim, yazar Nassim Soleimanpour'un zekâsına ve bundan 15 sene önce şişedeki bir mesaj gibi dünyaya saldığı kelimelerinin gücüne inandığım bir 'şey'e dönüştü.
Soleimanpour, 1981 Tahran doğumlu bir yazar. Zorunlu askerlik hizmetini reddettiği için pasaport alamadığı dönemde, 2010 yılında Şiraz'daki odasında sınırları aşmanın bir yolu olarak yazmış, "Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan"ı. Kendisi ülkeden çıkamasa da kelimeleri çıksın istemiş. Sonuç; oyun 2011'de Edinburgh'da prömiyer yapmış, 30'dan fazla dile çevrilmiş ve 3 binde kereden fazla sahnelenmiş. Şu anda da (Tam da gözümüz kulağımız İran'dayken) Luz Creative yapımı olarak Paribu Art'ta İstanbullu seyirciyle buluşmaya başladı. Her gün farklı iki oyuncu; iki seansta (19.00 ve 21.00) sahnede duran mühürlü kırmızı zarfı açıp metni eline alacak ve seyirciyle beraber yazarın direktifleriyle bir keşif yolculuğuna çıkacak.
Bu içinden ne çıkacağı belirsiz zarfı İstanbul'da ilk açan Demet Akbağ oldu. Sadece bir sehpa, üzerinde iki bardak su, bir sandalye ve bir de kırmızı merdiven olan sahneye çıktı ve başladık beraberce yazarın oradaki herkes tarafından ilk kez duyulan cümlelerini keşfetmeye. Görüntü kaydı almak cep telefonunu çıkarmaya kalkan seyirciye lazer tutularak engelleniyor. Bu sayede daha da o anın içinde bulunabiliyorsunuz; kaydetmiyor, yaşıyorsunuz.
Soleimanpour'un metni, bize aktaran oyuncunun ona inanmasıyla hayat bulacak, anlam kazanacak bir metin. Anladığım kadarıyla Demet Akbağ kendisine o kadar yakın bulmadı metni. Bu bir tür 'blind date' sonuçta, metinle kanı tutacak mı bilmeden çıkıyor oyuncu da sahneye. Dolayısıyla yazarın kimi ilk bakışta anlamsız görünen taleplerini yerine getirmediği(miz) ve finalde "Ne oldu şimdi yani" dediğimiz bir ilk seans izledik. Saat 21.00'deki ikinci seansta ise yazara sorgulamadan itaat eden, ne diyorsa yapan – yaptıran ve bununla çok eğlenen Uraz Kaygılaroğlu ile bir aradaydık. Bunun herkes için daha eğlenceli geçtiğini söyleyebilirim, 435 kişi (saydık bir bir) artı bizi merak ettiğini her fırsatta dile getiren yazar ve sahnede onun sesi olan oyuncu hep beraber bir oyun oynadık adeta.

4