Keşke provası olsaydı
Ailede doğuştan yüklenen roller değişebilir mi, yoksa hayat provası olmadan oynanan o oyunun sahnesi sonsuza dek aynı kalır mı?
Yazı, bir tiyatro oyunu aracılığıyla ailenin doğuştan yüklediği değer, görev ve sorumlulukları sorgulamaktadır. Yazar, tipik bir aile yapısında kardeşlerin farklı roller üstlenmesinin neden kaçınılmaz göründüğünü irdelerken, aslında bu rollerin değişebilir olduğunu ve oyunun yeniden yazılabileceğini ima etmektedir. Peki, ailelerimiz bize sunulan bir metin mi, yoksa kendimiz yazabildiğimiz bir senaryo mudur?
Şu dünyada bir oyunun içine doğduğumuzu düşünsek, sahnemiz evimiz, oyun arkadaşlarımız da ailemiz olsa... Bunlar oynamak için özel bir eğitimden geçmiş değiller, audition'la da alınmamışlar, biraz şansımıza kalmış, sahneye bir komedi mi çıkacak, dram mı, yoksa kim bilir bir gerilim / aksiyon oyunu mu... Üstüne üstlük bu oyun tutmazsa kalkmayacak, bizimle beraber hayat boyu devam edecek ve nasıl biri olacağımızı belirleyecek. Bari prova alma şansımız olsaydı.
Kardeşlik meselesini odağına alan iki oyunu peş peşe izlediğimden söz etmiştim geçen hafta. Biri "Ballı Süt" idi, diğeri "Bir Aile Provası". Sahnede iğneden ipliğe her detayıyla tipik bir anne evi. Yine iki kız kardeş ve hafızası gidip gelen anneleri. Kardeşlerden küçüğü Figen (Hasibe Eren), evde annenin (Sacide Taşaner) bakımıyla ilgileniyor. Ablası Çiğdem (Devin Özgür Çınar) ise kendine dışarıda bir hayat kurmuş. Son derece tanıdık bir denklem. Figen, iradesi dışında bu bakıcı rolüne atandığı kanaatinde ve kendisine acımakla meşgulken hayattaki gailesini unutmuş. Çiğdem ise hayatta her zaman haklı olduğuna inananlardan ve kardeşinin yüküne omuz vermek yerine arada zuhur edip hariçten gazel okuyor.
Aslında bir yazar olan ve hem yayınevi editörüne (Ümit Beste Kargın) hem yakın arkadaşı Can'a (Fatih Özkan) en çok da kendisine yalan söyleye söyleye kitabının teslim tarihini geçiren Figen, artık kaçacak yeri kalmayınca masa başına oturup yazmaya başlıyor. O sırada kızından aklını tamamen kaybetmeden kendisini öldürmesini isteyen ama yaşadığı her anın hakkını veren anne giriyor sahneye. İlaçlarını ayarlayan eczacı kalfası (Süleyman Kara), annenin sakladığı altınlar, kızlarına bıraktığı altından daha değerli yaşam dersleri, her birinin altınlarla ilgili planları derken ortaya oldukça sert, ağır ve ağırlığınca komik bir oyun çıkıyor. Ya da bu aslında prova, kim bilir
Yazar Evrim Yağbasan'ın hem gerçekçi hem esprili bir dili var. İyi ki hayattaki en yakın arkadaşı Hasibe Eren "Benim de oynayacağım bir şey yazsan" demiş de ortaya bu son derece 'bizden' oyun çıkmış. Yazma sancıları çeken Figen karakterinde biraz kendisinden esinlendiğini varsayarsak; "Ailenin dünyanın en berbat, en şahane, en acımasız, en şefkatli, en eğlenceli ve en hüzünlü şey olduğunu biliyor" Yağbasan ve seyirciye de çok bildiği yerden sorular soruyor. İçine gözünü açtığın o 'yuva', sana doğuştan yüklendiğini düşündüğün değer, görev ve sorumluluklar, değişmez sandığın o roller üzerine başka bir yerden düşünmeni sağlıyor. Hani belki de değişebilir, belki biraz da sen seçmişsindir o rolü, tamam hayatın provası yok ama oyunu değiştirebilirsin belki.

5